Kalkmalı doğrulmalı geç olmadan.
25 Mayıs 2013 Cumartesi
11 numaralı 2. Model - Kendimden Geriye II
Ölürken bile yanımda ol sevgilim
Cennet bile çekilmez sensiz ah ben neyleyim?
Her şey yalan, herkes sahtekâr.
Giden gitti, kalan hep bin pişman.
Herkes düşman, herkes riyakâr.
Bir tek sen kaldın yanımda...
Hani görmek ister ya gözlerin?
Bir saniye için canını verirsin ooo...
Her şey yalan, herkes sahtekâr.
Giden gitti, kalan hep bin pişman.
Herkes düşman, herkes riyakâr.
Bir tek sen kaldın yanımda...
Mutlu gibi, umutlu gibi, bir düşte gibi, boook gibi!
.
.
.
Gün yeni başladı.
Yarım kalan her şey yine yarına kaldı.
Hüzün kapladı her yanımı.
Kendimden geriye kalan tek şey sen.
Çok!
İstedim.
Çok!
Bekledim.
Âlemi yoktu bu son gidişinin.
Gereği yoktu terk edip gitmenin.
Hiç dayanamıyorum artık gel!
Çok!
Bekledim.
Her şeyden çok!
İstedim.
Çok..!
.
.
.
Kendimden geriye
Kalan tek şey, seeen!
Simsiyahımsı
Simsiyah her yer simsiyah
Vazgeçersen kaybedersin
Vazgeçersen yitip gidersin
Vazgeçersen solup gidersin
Mücadeleye uğramadığın her şey
Değersizdir
Değerlendirilme yapılmayan bir yaşamı yaşamaya değmez
Sokrates ve Plato konuşur
Kıçlarının rahatı pek yerinde, zenginlik, oh bolluk
İşi olmayan, sıkıntısı olmayan düşünür derdim
Olur mu öyle şey la
Sıkıntısı olmayan niye düşünsün
İnsanın elbet düşünmesi için sıkıntısının olması gerekmiyor
Ama boş düşünmemişler
Felsefe diye bir moda bulmuşlar
Adını tabii onlar koymamış düşünür olmuşlar
Düşünürlere eskiden para verirlermiş bilir misiniz?
Ben bilmiyorum.
Araştırmam gerek, referans sahibi değilim henüz
Gördüm Ki
Bugün eski bir işverenimle konuşuyordum.
Fark ettim ki neler söylüyorum
Neler çıkıyor ağzımdan
Bir dakika izin istedim
Düşündüm
Demişim ki kanıtla hak et de bana
N'oluyor ya, ben niye insanlara kendimi kanıtlayayım
Kendim, ben, benliğim dururken ortada
Neyi kimi neye kime nasıl kanıtlıyorum
Durdum baktım etrafıma
İçimi bir alev sardı
Kıvılcımlar gözümde parıltı oldu patladı
Aydınlanma gerisi gelmeyince bir boka yaramıyor
Bunu gördüm tekrar
Nasıl bir şeydir bu
Etrafı sarmış, boğazı sarmış İngiliz gemileri askerleri
Onlar ne ya, kim onlar da benim toprağımda geziniyorlar
Ben toprağımda gezinme hakkına sahipken
Sikeyim etrafın gelmişini geçmişini tarihini ya
Başarısızlığını umutsuzluğunu hıncını ne diye benden çıkarır insanlar
Ve ben neden bu kadar saf olup da göremem yakınımda benim düşünüşümü etkileyişlerini
Dişi erkek hiiiç sikimde değil
Ne de yaşadığım ilişkiler
Benim sahip olmaya çalıştığım şey
Bir öpücük bir sarılmak bir ten uyuşumu değildi
Ben insana açtım ve ondan arayıştaydım
Karakter hatalarımı cahilliğimi geçtim
Cahillik bilgiyle, hatalar da bakmakla düzelir ve gelişir insan
Aynı kalmaz kimse
Ama aynı insanlarla ya da benzer insanlarla kalırsın
Enerji diyor yeni moda buymuş
Enerji enerjiyi çekermiş
Eğer olumsuz enerjiyle bakarsan o tondakilere ulaşırmışsın
Etrafıma sardım kötülükleri bencillikleri pislikleri
Üzümlerin arasında boyanmaya karşı geldim
Ama onların yanlarından çıkmayarak amına koyayım
Ne işim var benim ya orada
Nerede o ey güzel insanlar
Niye ben böyle bilgili cahil oldum ki
Ne yani, bilgisizlerin yanında bilgili gözükme kibiri nedir
Çık kurtul deliye bak
Uzaklaş, insanlara yaklaş, insanlara
Sosyal olmak önemli değil
Sosyal olacağın kişiler önemli değilse
Bir insan nefes aldığının o an farkında değilse bir başını kaldırmalı
Ebeveyn ebeveyn diyip bağrımıza bastık
Ebeveyn'i açmak gelmedi aklımıza
Ebeveynin senin olumsuz olmana neden oluyorsa uzaklaşacaksın aga
İnsanları değiştiremezsin, kendini değiştirebilirsin sadece
Sen değişirsen insanlar değişir
Sen bişileri yaparsan insanlar da insanlar olarak dışlanır tarafınca
Ve dışlanmaya da muhtaçtırlar ki kendilerini çekip seni dışlayabilsinler kendilerince
Uzak uzak yakın yakın, gözüm yaşamakta
Yaşamak istiyorum artık ben
Uzak durun benden be hey
Sikeyim sizin önyargılarınızı düşüncelerinizi alınmalarınızı uyumunuzu
Uyumsuzsan niye suç sende olsun ki hemen
Yalnızlık beni büyütendi ömrüm boyu
Yine büyümeye ihtiyacım var
Yalnız kalayım belki yalnızlığıma dost olacak yalnızlıkdaşlarımı bulurum kim bilir
Ben biliyorum, artık yeter
Olumsuzluğu olumluluğu geçtim
Kimse bana bir şeyi başaramayacağımı söyleyemez.
Han Duvarları
-Osmanzade Hamdi Bey'e-
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...
Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.
Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben"
Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...
Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.
Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
"Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben"
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
"Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:
"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.
Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Nature
Do not go where the path may lead, go instead where there is no path and leave a trail.


