18 Mart 2012 Pazar

''Merak Edenlere Yaşamım''

                                                              (Tekirdağ, Muratlı, Aşağısevindikli Köyü, ben çektim.)                              


    Benim gibi göremeyen insanlar için üzülüyorum. Aynı şekilde başka insanlar gibi göremediğim için de kendime üzülüyorum. Benim sınıf öğretmenim, Özkan Paşaoğlu, doğu illerde çalışmış idealist bir kürt Öğretmendi. Kürt olduğunu belirtmem farklı  birisi yaptığıydı az çok bu onu. Eleştiri yok, kürtleri severim. Doğu illerde eğitim verdiği sıralarda birçok cahil halk ile mücadele  etmiş kendisi. Anlatırdı hatırlarım. Bir gün sınıfındaki sıraları almışlar gece gece yakmak için odun olarak görürlermiş. 

   Tabii çocuktuk ne bilelim anlayalım o zamanlar bu sözlerini. Zaman geçtikten sonra üstüne düşününce fark ediyorsun. Sonracığıma daha o zamanlar test çözdürürdü bize. Daha ilkokuldaydık ama test çözerdik hep. Mutlu Test miydi neydi adı.

   Sonrasında, detaya inmeden anlatıyorum, en yakın arkadaşım bir kürttü yine. Türksün de ne boksun? Abileri ablaları hep okumuş kişilerdi onun.

   Fakir bir semtte geçti çocukluğum. Biz de orada oturduğumuza göre çok zengin değildik doğal olarak. Orta sınıf olarak doğdum. Orta sınıf olarak öleceğim. O düşünüş yapısını benimsemiş vaziyetteyim çünkü. Sonrasında zengin bir semtte yaşadık. Orta sınıf olunca zenginin de halinden anlıyorsun fakirin de. Arada zenginlik de yaşıyorsun fakirlik de. Hiç belli olmuyor bu durum. Orta geçiş havası gibi bir şeysin. Ne kışsın ne de yaz. İlkbahar ve Sonbahar'dım hep.

   Orta sınıf bir ailenin çocuğu olmak da beni daha anlayışlı daha empatik bir insan yaptı doğal olarak. İnsanları yargılardım ama toyluğumdan, kavrama döneminde olduğum için hatalar yapmam pek doğaldı haliyle. Öğrenen insan hata yapar. Hatadan korkansa hiçbir şey öğrenemez. Ot doğar, ot ölür. 

   Babam benim farklı olmamın baş kahramanıdır bana sorarsanız. Çünkü ne çevrede ne şartlarda büyümüş olsam da olayım o hayata bakış açımı, felsefelerimin çoğunu babama borçluyum. Her küçük çocuk gibi bilmediğim kelimeleri sürekli babama sorardım. Babam derdi ki: ''Sözlük orda git aç bak.''

   Babam yani bana araştırmanın, sorgulamanın önemini öğretti. Balık vermedi balık tutmayı öğretti. Bu çok önemli bir şeydir. İlerisi için az çok hazırladı beni. Eleştirel bakmayı ondan öğrendim. Mücadele etmeyi, insanları anlamayı, saygılı olmayı, görgülü olmayı, barış yanlısı olmayı ondan öğrendim.  Annemden de sabrın, sevginin, fedakarlığın, duygusallığın gücünü öğrendim.

   Sonra karşıma matematikçi Mehmet hoca çıktı. Dedi ki: ''Taburenin kaç ayağı vardır? 3 ayağı vardır değil mi? 2 ayakla duramaz. En az 3 ayağı olmalı. İşte bir insanın da ayakta durabilmesi için en az 3 adet ayağı olmalıdır. Bunlar: Teşekkür etmeyi bilmek, Tebrik etmeyi bilmek ve Özür dilemeyi bilmektir.''

   Bu tabure benim o günden sonra ve halen de hep dikkat ettiğim üç öge olagelmiştir.

   Sonra belki hayatımdaki dönüm noktalarından birisi olan buluşma gerçekleşecekti. Esra Saygılı'yla tanışmak. Dünyanın en güzel ve en çekici İngilizce Öğretmeni olur kendileri. Güzelliğinden miydi bilmiyorum, kendisini çok severdim. O da beni çok severdi ve benim farkımı görmüş olan birisiydi. Çabaladığımı, azmettiğimi görürdü. İngilizce'ye olan yatkınlığımı ilk fark eden kişiydi sanırım.

   Şu sözlerini ölene kadar unutmayacağım: ''İngilizce bir ders değildir. İngilizce hayattır!''

   Evet, İngilizce, dil, bir hayattır bence de. Ders olarak bakmadığım için bu kadar sevdim ya. 

   Sabire Benli vardı sonra. Fenci. Her öğrencinin korktuğu kişi. Aslında o kadar dünya tatlısı ki, görebilene. Ben görebilmiştim. Çok doğal ve sağlıklı yaşardı. Saçlarına tenine güneş kremi sürmezmiş. Zeytinyağı sürermiş Ayvalık'ta. Yazlıkları vardı yanlış hatırlamıyorsam. 

   Özkan Paşaoğlu'nun idealist olması çok güzeldi. İstenilse her şeyin başarılabileceğini ondan öğrendim. Daha küçükken halk oyunlarında en iyi Efe oynayan kişi oldum. Piyeslerde rol yaptım; ana kahraman olmadım belki; ama yaptığım rollerin de hakkını vermiştim.

   Tiyatro ve halk oyunlarıyla onun sayesinde tanıştım az çok.

   Yine ilkokul çağlarımda sürekli tiyatroya giderdim. Haftasonları benim tiyatro günlerimdi. Ücretsiz olurdu çocuk oyunları, ben de gider izlerdim, güler, eğlenirdim.

   Babam klasik müzik ve halk müziğini sevdirdi, dinletti bana. Pazar kahvaltısı diye bir geleneğimiz vardı. Pazar günleri çekirdek ailecek oturur, arka planda müzik çalarken sohbet ederdik. Babamın ablamla bana eğitim verdiği zamanlar bu zamanlardı ve çok değerli oldular benim için. Tabii o zamanlar bu gözle bakamazdım. Bitsin isterdim, sıkılırdım. Çünkü aktif olarak bulunmamız gerekirdi. Kendi kelimelerimizle özetlememiz gerekirdi babamın anlattıklarını.  

   Hayat kadını; dedikoducu; pesimist; kürt; dindar; yoksul komşularımız vardı oturduğumuz apartmanda.

   Hayatın içindeydim daha o zamanlarda. Eve suyu taşırdım, çöpü atmaya giderdim, sobaya kömür taşırdım. Her şey daha değerliydi eskilerde. Çünkü her şey kıttı, insanların bir şeyleri elde etmesi için gerçekten gayret etmesi gerekiyordu. Şimdi de belki gayret gerekiyor; ama eskilerde hayat daha zordu. Şimdiki gibi pratik ve kolay değildi.

   Ortaokulda güzel öğretmenlerim olduysa da ders çalışmayı sevmezdim. Çalışkan bir öğrenci olmadım hiç. Anlardım; kapardım anlatılanları; ama benimsemek için yeterince çaba sarfetmezdim. Bu nedenlerle LGS sınavında yeterince başarılı olamamıştım. 

   Bunun önemini fark etmediğimden de o zamanlarda da pek yardım alabileceğim, danışabileceğim kişiler olmadığından da düz lisede okumak zorunda kaldım. 

   Lise hayatımı, hayatımda yokmuş gibi davranmam bundandır. Acı verir, boş bir lisede okumuş olmak. İyi arkadaşlar kazandım; ama seviyemin altındaki kişilerle eğitim aldım; daha doğrusu almadım. Lise 1 bana hiçbir şey katmadı. Lise 2 bana bir şey katmadı.

   Lise 3'te Yusuf Çabuk İngilizce Öğretmenim oldu. Dil bölümünü seçtim ikinci sınıfta. Bu matematik ve fenden kaçma yolu değildi çoğu kişinin yaptığı üzere. Benim matematiğim ve fenim iyiydi; ama İngilizce'yi daha çok seviyordum Esra hocadan da gelen sevgiyle.

   Yusuf Çabuk Boğaziçi Üniversitesi Matematik bölümünden mezundu ve bize İngilizce Öğretmenliği yapmaya geliyordu. Latince ve Fransızca severdi; düşünsenize Yabancı Dil bölümünde okudum; ama branşı İngilizce olmayan bir kişi İngilizce Öğretmenim oldu. 

   Lise dönemini hayatımda yaşamadığım bir dönem olarak görmeye çalışıyorsam, beni suçlamayın.

   Ben de isterdim, rekabetin olduğu, çalışkan öğrencilerin olduğu bir sınıfta okumayı. Mümkün olmadı. Lisede öğrendiğim şey, boş olmak, korkmak, kavga etmek, seks, internet cafe... 

   Bunların dışında küçüklüğümde tatil zamanları, sömestrlarda dedemlerin yanına, köye, Tekirdağ'a gittim. Köy yaşamını, köydeki insanları tanıdım. Çobanlık yaptım, bisiklet sürdüm, meyve - sebze yetiştirdim, traktör sürdüm, köy düğünlerine gittim, yalaktan su içtim, gündöndü yedim, arı yetiştirenleri izledim, balık tuttum, yılan gördüm, köy pazarını gezdim, kuran eğitimi aldım, günlük olarak her sabah ekmek almaya gittim, motosiklete bindim, havuzda yüzdüm, karton yaptım, geceleyin gökyüzünü yıldızları ufoları izledim, baykuş yarasa kaplumbağa gördüm, köpeklerden kaçtım, kedi sevdim, tavuk horoz piliç besledim, yumurta topladım, taşlardan kaleler yapıp top oynadım, buzlara çakıyla çizikler attım, kantar kantar kantar kantar dedim.  Tavşan, kedi, köpek, kuş, papağan, tavuk, piliç, horoz, koyun, keçi, inek, balık yetiştirdim.Bu yüzden hayvanseverimdir ayrıca. İnsan dışında doğayı canlıları sevmeyi burada öğrendim. Yaşama aşkı bu yüzden var bende.

   Köy hayatı şehir hayatı, fakir sınıf zengin sınıfı karşılaştırmalı olarak gördüm yaşadım bizzat kendim bulundum bu ortamlarda. Zıtlıkla büyümüş olmak isteyerek yaptığım bir şey değildi, hayatım bu şekilde gelişiyordu.

   Ben olumsuz şeyler dışında hiçbir şey almadım liseden, bana lise eğitim anlamında hiçbir şey katmadı. 

   İngilizce'yi ben Dilko'da, lise bittikten sonraki sene, 1 senede öğrendim. Okul bana engel oldu beni üniversite sınavına hazırlamak şöyle dursun. Hem saçma derslerle, saçma hocalarla uğraştım, hem de sınıftakilerle. 

   Beni bir diğer farklı yapan şey sporcu kimliğimdir. Küçükken futbol kulübünde oynadım. Body'e gittim daha ilkokuldayken, vücut geliştirdim. İlkokulda-ortaokulda voleybol oynardım. Sonraları kick-box yaptım, Sonra basketbol oynadım.Bisiklete çok bindim. 

   Benim iki kuzenim yürüme engelli, amcamın kızı ve teyzemin oğlu.  Amcamlarla yakın olmadığımızdan onun kızıyla vakit geçime şansım çok az oldu; ama teyzemin oğluyla çok zaman geçirdim. Her yaz İzmir'e gidip de bir ay kaldım hep yanlarında. Bu benim tatil yapma ve kuzenimle zaman geçirebilme fırsatımdı.

  Kuzenim beni çok olgunlaştırdı. Bir insanın yürüyememesi, bunun dışında kollarını bile çok zorlukla kullanabilmesinin ne demek olduğunu, onun durumunda olmamanın ne demek olduğunu gördüm. Tüm sırlarımı bilen, beni olduğum gibi tanıyan tek kişidir kuzenim. Ona karşı her duyguyu beslemişimdir, yeri gelmiştir küfür de etmişimdir, kızmışımdır, sevmişimdir, küsmüşümdür, gülmüşümdür. Kaç sene onu ittirerek bir yerlere götürdüm yazları. Büyüme çağımda onunla vakit geçirmek beni daha da büyüttü. Fiziksel büyümenin dışında psikolojik ve insani olarak da onun sayesinde olgunlaştım.  

   Küçüklüğümde Aziz Nesin ve Orhan Kemal okudum. Mizahi yanım Aziz Nesin'den, halkçı yanım da az çok Orhan Kemal'den gelir.

   Babam gelecekte ne mesleğe sahip olduğumun önemli olmadığımı öncelikle adam olmam gerektiğini gösterdi bana. Ben de adam oldum. 

   Tabii ki birçok kusurum oldu, birçok hata yaptım. Bunların yanlış olduğunun bilincinde değildim çoğu zaman. Zaman içinde anladım.  

   Üniversite sınavına hazırlanırken önemli bir hastalık geçirdim. PLEVA adındaki bu hastalık da sağlığın önemini anlamam konusunda dönüm noktamdır.  

   Orta sınıf ailelerin çoğunda anne de baba da çalışır. Bu nedenle çocuklarıyla yeterince vakit geçiremezler. Çocuklar yalnız kalırlar. Yalnızlık çekerler günlerinin çoğu zamanında. Çocuklar bu sebepten az çok özgürdür ve hayatla tek başlarına mücadele etmek zorunda kalırlar. Yalnız olduklarından da bu tür çocuklar daha çok hata yaparlar ve her hatayı kendileri yapıp öğrenirler. Buna rağmen baskıcı ve söz sahibi olmaya çalışırlar çocuklarının hayatlarında.  

   Ben de bu baskı nedeniyle ve yalnız yaşamanın ne olduğunu anlamak için üniversiteyi ailemden uzakta ve hiç bulunmadığım bir şehirde tatmak istedim. Bu nedenle Ankara'ya gittim. Hiç yaşamadığım yeni bir hayatla başbaşa kaldım. 

   Bu nedenle de birçok kitap okudum sağlık, felsefe, kişisel gelişim üzerine. Kendimi geliştirmem ve ayakta durabilmem için ne yapmam gerektiği üzerine çok düşündüm. 

   Neden yaşıyoruz? Yaratan diye bir şey var mı? sorularıma en tatminkar cevabı da bu zamanlarda aldım. Üniversitedeki hocalarımla bu konular üzerinde tartıştım. İnternetten indirdiğim yazıları okudum ve kendi cevaplarıma ulaştım.

   Her ortasınıf çocuğu benim gibi değildir. Ben aşkla çok iletişim halinde olamadım. Sevgiden uzak acımasız hayat beni daha çok meşgul etti. Bu nedenledir ki birçok ilişkim oldu. İlişkilerden ne bir beklentim oldu tam anlamıyla ne de gereken önemi verdim karşı taraflar kadar.

   Ciddi bir insan oldum, adam oldum, empati sahibi birisi oldum, dürüst oldum, duygusal oldum; ama hiçbir zaman sevgili olamadım. 

   Bunlar dışında dayımlar zengin sınıftır. Dayımın oğlu ve benim aramda, ailelerimiz arasında bir çekişmedir gitti. Çekişmeye sebep olan karşı tarafın bizi çekememesi durumuydu daha çok. Parayla her şeyin olmayacağının canlı örneği oldum. Paradan nefret etmemin bir nedeni de budur. 

   Metal müzik dinledim hayatımın çoğu kısmında özellikle lise ve üniversite yıllarımda. Çünkü ritmi çok severim. Bateriye ilgim burdan gelir. Ne yazık ki yeterince imkanım olmadı ve bateri çalma konusunda kendimi geliştiremedim. Metal müzik ayrıca bir isyan müziğidir. Hep isyan müziği dinleye dinleye hayata tutunmaya çalıştım. Güç almak için ailem yanımda olamadı. Çalıştılar. Ablamın dünyası farklıydı. Lise arkadaşlarım yine ayrı dünyalarda oldular. Önemli zamanlarda güç destek alamadım. Tek başıma güçlü olmam gerektiğinden ben de müziğe sarıldım.  

   Sporcu geçmişim sebebiyle, ailemin çocukken olanağa sahip olamayıp bize her istediğimizi almaya gayret etmesi sonucu da evimizde bir yemek patlaması olmuştur. Babam anlatırdı kaç kez aç uyuyakaldığını çocukken. Bu nedenle evde olduğu her vakit buzdolabını sonuna kadar doldurur aldıklarıyla. Sonra da kilolu olduğumuz için ablamla bana çemkirir. E kilolu olmamızı istemiyorsan neden dolduruyorsun, alıyorsun her şeyi. Hala da alır doldurur. Geçmişinden gelen eksikliği bu şekilde kapatır.  

   Kilolu olmamın sebebi kaslı olmam ve babamın buzdolabını doldurmasıdır. Yapılı bir vücudum vardır, uzunumdur. Gelişen çocuk yer mantığıyla bize yedirip durdular. Ananem yüzünden de anneme geçmiş bir yedirme merakı vardır. İlla yemek yemeli. Sonra suçlanan biz olduk.  

   Tamam kabul ediyorum, kilolu olmamın sebebi benim iştahımdır büyük oranda; fakat bu iştahın gelmesi benim suçum değil. Beni farklı kılan başka bir şey de tabii ki hayata kilolu olarak bakmaktı. Koşu yarışmalarında iyi koşamadığım söylenirdi, düşünün bir sizde 20-30 kilo daha fazla kilo var ve siz onlarla aynı hızda koşuyorsunuz. Koştum birinci olamadım ikinci oldum belki; ama buradaki başarılı kişi onlar mıydı yoksa ben miydim? Farklı bakabilmek gerek. 

   Kilolu olmam kendime saygımla alakasızdır. Doğru kendisine saygısı olan kişi kilosuna dikkat etmesi gerektiğini bilir; ama dedim ya elimde olmayan sebeplerle böyle oldu. Kilo vermedim mi verdim, şu an yine veriyorum. 

   Gariptir ki hep ortalarda oldum. Ne zayıf oldum ne çok kilolu, orta, hafif kilolu. Ortalar derken kiloyu kastetmedim aslında. Genel hayatımı kastettim. Bilincinde olmadan neredeyse her zaman arada kaldım. 

   Akrabalarla çekirdek ailem arasında, ablamla ailem arasında, kiloda ara, orta sınıf olayı, takım tutmamam, fanatik olmamam, insanların beni sınıflandıramaması, bir düşünceye sahip olmayıp her düşünceden azar azar bir şeylere sahip olmak, önyargılı olmayıp dünya insanı olmam. Hep ölçülü olmaya çalışmışım gibi. Ölçüsüz davranışlarım da tabii çok oldu ama sanki hayatım hep ölçü dengesizliğinde gidip gelmiş gibi. 

   Hep azimli olmaya çalıştım, kararlı. Başarılı olmak için uğraş verdim. Ne çok başarılı olabildim ne de başarısız. Tuttuğumu kopardım, istediğim şeyleri elde edebildim. Ne alanda bir şey yapsam o alanda başarılı olabildim. Özel bir yeteneğim olmadı ama yaptığım şeylerde hep başarılı olabilmeyi bildim. Çünkü estetik anlayışına sahibim. Yaptığım şeyin güzel olması önemlidir benim için. Bunun için uğraş verdim. 

   Detaylara önem verdim evet, en güzel şeyler ayrıntılarda gizlidir, bazen de en kötü şeyler tabii.  

   İnsan sarrafı değilimdir, ama bir insanin karakterini rol yapmıyorsa eğer yüzyüze konuştukran sonra yapabiliyorum. Doğru olarak yapabiliyorum, burası önemli. Çünkü herkes insan sarrafı, psikologtur ülkemizde. 

   Samimi olan ve olmayan insanı çok iyi anlarım. Ciddiyetle ciddiyetsizliği fark edemeyebilirim belki. 

   Benim için samimiyet çok çok önemlidir. 

   Üniversiteye, Ankara'ya geri döneyim. Ankara'da ailem olmadan tek başıma yaşamayı öğrendim her açıdan. Dövme yaptırdım. Kulaklarımı deldirdim. Konserlere gittim. Müthiş insanlarla tanıştım. Devrim Kılıçer, Ayşen Eti Sina, Fahri Öz, Trevor Hope'u tanıdım. Hepsi birbirinden değerli ve özeldir benim için. 

   Hocalığın ötesinde bana bir şeyler katabildiler çünkü. Önemli olan da budur. Üniversite hocası dendi mi onlar gelir aklıma. Ders vermeyecek, hayatı gösterecek, hayatı verecek kişilerdir üniversitenin sahipleri. 

   Önceden daha hiç tanışmadığım akrabalarımın olduğunu öğrendim Ankara'da. Onlara yardım ettim, onlarda kaldım. Onlar benim için o yaşıma kadar (18) sahip olduğum akrabalarımdan daha yakın geldiler o kadar kısa sürede. Samimiler çünkü, gerçekler! Bir insanın kalkıp da kendi yatağını vermesi, kendisinin yerde yatması kadar alçakgönüllü bir davranış yoktur. 

   İstanbul Üniversitesi'ne geçtim fedakarlık yaparak. Ankara Üniversitesi'nde kalmam benim geleceğim ve eğitimim açısından çok daha iyi olacaktı; ama ben fedakarlık yapıp İstanbul'a ailemin yanına geldim. 

   Masrafları azalttım. Ailemden iki senedir para almıyorum. İstanbul'a gelmem yetmedi bir de okula bir sene ara verip işte çalıştım. Köle oldum. Barda çalıştım. Her türlü alkolü içtim. Hakettiğim parayı kazanmasam da az çok bir şeyler kazanabildim orası doğru; ama kendi kimliğimden uzaklaştım.  

   Fedakarlığı ÖSS sınavına hazırlanırken öğrenmiştim. Ben İstanbul'a gelip de depresyonu öğrendim... 

   Kuzenimi, beni büyüten kişiyi kaybettim. Hayatımdaki en önemli kişiyi kaybettim. 2011 senesini hayatımın en kötü senesi yapmaya tek başına gücü yeterdi bu. Nice büyük yıkıcı olumsuz şeyi art arda yaşamam bir rastlantı mıydı bilmiyorum, rastlantılara inanmam, ama beni depresyona sürükleyen Kuzenim'in artık hayatımda olmayacak olmasıydı.

   Yas tutmayı öğrendim. Gerçek anlamda yerde sürünmeyi öğrendim ve artık 2012'deyiz, tekrardan doğmayı ve yeniden güce kavuşmayı öğrendim.

   Boş ve olumsuz insanları hayatımızdan ne kadar uzak tutarsak o kadar başarılı ve güçlü oluruz. İhtiyacımız olan sadece bu arkadaşlar. Beni farklı yapan şeyleri az çok anlattım, değinmediğim birçok şey var. Bunlar bile yeter diye düşünüyorum.

   İnsanları anlayamazsınız. Anlayamayacağınız konularda konuşmayın.  











Nature

Nature
Do not go where the path may lead, go instead where there is no path and leave a trail.