26 Kasım 2013 Salı

İnsanların İçindeyim (İngilizce Çeviri)

I am among people
I love people
I love movement
I love the thought
I love my struggle, my struggle, my struggle

You are my dear
A human being in my struggle
I love you

I am in the light
I love the light
I love to share
I love the equality
I love my struggle, my struggle, my struggle

You are my dear
A human being in my struggle
I love you

Grup Yorum - İnsanların İçindeyim

İnsanların içindeyim
Seviyorum insanları
Hareketi seviyorum
Düşünceyi seviyorum
Kavgamı kavgamı kavgamı seviyorum
Sen kavgamın içinde
Bir insansın sevgilim
Seni seviyorum
Aydınlığın içindeyim
Seviyorum aydınlığı
Paylaşmayı seviyorum
Eşitligi seviyorum
Kavgamı kavgamı kavgamı seviyorum
Sen kavgamın içinde
Bir insansın sevgilim
Seni seviyorum

2 Ağustos 2013 Cuma

Öğrenci İşleri

ekşi'den seçmeler...


*kendilerinin bile ne yaptıklarını bilmedikleri, hiç bir soruyu cevaplama kabiliyeti olmayan, sizi devamlı başka yere göndermekten büyük zevk alan insancıklar bütünü...



*ogrencileri gereksiz islerle oyalayip paralarini emmekten sorumlu hiçbir görevini adam gibi yapamayan gereksiz mekan



*devam zorunluluğu olmadığından emin olduğun ve 2. kez aldığın ,fakat bir üst sınıftan başka bir dersin olduğu için asla girmediğin bir senelik ders hakkında 2. sömestir'in başında devamsızlıktan kaldığını belirtmek ve sana cinnet geçirtmek için yaratılan, işlerinin hiç birini sene başında ciddiye almadığı için bir çok öğrencinin sene kaybetmesine yol açan kurum. aslı "öğrenci arkasını dönünce çevirilen yayma işleri" iken yök kararıyla "öğrenci işleri" diye ismi kısaltılan bünyesinde bilimum gereksiz eleman barındıran -yeniden- kurum -diyecem-.


*çok yorulduklarından, sürekli gelen sorulardan bunaldıklarında mıdır yoksa direk ters insanlar mıdır bilinmez ama olanca sevimliliğimle masum bir soru sorduğumda bile ya tek laf etmeden karşı duvarda asılı bin tane yazıyı gösteren ya da hem gösterip hem de azarlayan kişilerdir bunlar. günde total 5 saat çalışan bir insan nasıl hayattan bezer anlamak ise zordur.



*''bi büro acalım, insanları öğrenci olduğuna olacağına, doğduğuna doğacağına pişman edelim, onlarda kapıyı pencereyi indirme isteği uyandıralım, peki ama adını ne koyalım?'' sorusunun cevabı..



*asıl işlerini muhabbet edip,solitaire oynamak zanneden,dolayısıyla öğrenciler ve işlerini onlara yüklenen angaryalar olarak gören,sanırım seçilirken suratsızlıkla ilgili bir sınava tabi tutulan kişilerin çalıştığı mekan.



*sinirlerimi tepeme cıkaran, burokratik engeller yumagindan sıyrıldıgında hayatdan bezdiren, hic bir isi beceremeyen insanlarla dolu olan bana bu kadar genellemeyi gozu kapalı yaptıran yer



*bugün git yarın gel hayat felsefesini benimsemiş idari bölüm



*istanbul üniversitesinde bulunanların, öğle tatili denen şeyin suyunu çıkarmış olduklarını gördüğüm yüce yürütme mekanizması. ortalama olarak 2,5 saat kullanılan yemek aralarında tekirdağa köfte yemeye falan gittiklerini düşünüyor insan ister istemez.



*is ilaninda 'it is required to be menopause for female candidates!' maddesinin muhakkak bulunmasini bekledigim is, is alani, birim, kurum, vs.



*en sıradan bir düzeltme işleminin 30 saat sürdüğü, başkalaşmış insancıkların oraya işiniz düştüğünde sizi ancak bir numaradan ibaret gördüğü mekandır, size hayatı rezil eder.



*amacı öğrenciye yardımcı olmak ve öğrencinin okul ile ilgili işlerini halletmek olmasına rağmen bunun bilincini taşımayan, aksine öğrenciye sorunlar çıkaran kurum.



*baslica gorevleri ogrenci islerini zorlastirmaktir, nasil bir transcript gec verilebilir, ogrenci belgesi nasil cikartilmaz, bir donemde ogrenciden kayit parasi basligi altinda en fazla para nasil kopartilir, notlar nasil yanlis girilir, vb. konularda ihtisas yapmis insanlardan olusan her universitede bulunan birimcik...



*isinin, ögrenciyle oldugunun bilincinde olmayan birim.uludag üniversitesi iib fakültesinin ögrenci islerinin kapisinda ögrenci giremez yazar mesela.



*bir insanın daha genç yaşında katil olmasını sağlayabilecek birim. tüm okullardaki çalışanlarının fabrikasyon olduğuna dair yoğun şüphelerim bulunmakta.



*bazen belediye otobusu kıvamına gelebilen,el kadar açıklıktan camın diger tarafındaki suratsız teyzeye çığırırsınız duysun da efendim sorunuza cevap versin diye..



*labirent gibi bir yerdir;bir türlü sonuca ulaşamazsınız.ama pes etmemek gerekir,fırsat buldukça görevlilere laf sokulması farzdır.



*yüzlerinde her daim "ananız kim" ifadesi bulunan, etrafa dünyanın en meşgul insanıyım imajı veren insanların çalıştığı yerlerdir.



*cogunda kendilerini allahu teala zanneden reel hayatta bi sikime yaramayacak uyuz insanlarin calistigi asla muhattap olmak istemedigim kurum..



*bakışlarınızla "thou shall not pass" diye bağırabiliyorsanız, öğrenci işleri'nde çalışabilirsiniz demektir.



*en dandik belgeyi almak icin bile salak sacma dilekceler yazmak zorunda oldugun, alti ustu bi belge vermek icin bi dereden su getiren prosedur manyagi birim..



*üniversitelerde el altından verilen bürokrasi dersinin verildiği amfi. bu dersin finalinde diploma alınır.



*sinirlenince susan insanı bile çıldırtıp, beş dakika aralıksız bağırttığı görülmüştür. istisnasız tüm şubelerinde var bu potansiyel, hepsi yapabilir, sadece inanmaları gerekiyor.



*lan üniversite ile ilgili herhangi birşeyi de bilsin buranın çalışanları yahu. lan tek işiniz var be, bu kadar mı hantallaşmış zihinleriniz anlamıyorum ki.



*asla işlemeyen bir mekan olarak akıllarda iz bırakandır.



*"demek öğrencisin... o zaman senden nefret ediyorum!" düşüncesiyle hizmet veren oluşum.



*merhaba, dediğinizde cevap vermeden yüzünüze bakan tipler varsa orası öğrenci işleridir.



*brad pitt gibi uyandığım zamanlarda normale dönüp kendimi küçük bir bok parçası gibi hissetmek istersem hemen kapısını tıklattığım yer.



*istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi'nde okuyorsanız,daha kötüsüyle karşılaşamayacağınız kurum.



*insana kısa süreli cinnet geçirten, üniversitenin en işe yaramaz kısmı. çalışanları özellikle bilgisiz,ilgisiz ve ukalalardan seçillirler.işiniz düştüğünde o iş hiç bir zaman bir kerede çözülmez. çözüldüğü görülmüş şey değildir.verdiğiniz dilekçeler ikinci kez sormazsanız yerine asla ulaşmaz,işleme girmez.
çalışanların daima başka işleri vardır, ne işiniz olursa olsun onlar için angaryadır!
sizi hayata hazırlar, küfür etmeden uzun süre dayanabilmenizi sağlarlar...



*sağlam küfür ediyorum sabahtan beri. hoş yıllardır ediyorum sinir stresten başka bir şeye yaramadı. lan belanızı bulun inşallah. sizin de çocuklarınızın hiçbir işi hallolmasın okullarında. lanet olası istanbul'un bir ucundan öbür ucuna gidiyorum kıçı kırık bir dosya için, adamlar yüzüne bakıp cevap vermiyorlar ya. kimde var bu afra tafra, kimsiniz olm siz? dekanda yok bu artislik. işini yapmayıp havadan maaş alanlarınız var ya, ölsün zerre umrumda olmaz. gereksiz insanlar ölse dünya daha yaşanılır bir yer olacak zaten. az kaldı, tam şuramda sinirim, biraz daha yükseldiğinde allah yarattı demiycem. böyle böyle cinnet geçiriyo insanlar.



*neden bilinmez ama genelde orospu çocukları tarafından icra edilir bu işler.



*kanserojendirler.



*bu kadar götü kalkık ve öğrenciyi ezen bir yapıda olmalarının sebebi öğrencilerin pısırıklığı ve hakkını aramaya korkmalarıdır (benim bütün notlarım, kayıtlarım, işlerim onların elinde korkusu). oysa yapılması gereken hak aramak ve gerekirse (çoğu zaman gerekiyor) dekanlığa, enstitüye v.b. şikayette bulunmaktır. bu şikayetlerin sayısının arttığı zaman olumlu sonuç alındığına ben şahit oldum.



o halde öğrenci işleri hakikaten "öğrenci işleri" olana kadar, şikayete, savaşmaya, sinmemeye devam.

Hırs Aşkı

Well, well, well
You were a hypocrite
Are you really well?
Miss little hypocrite

Why do you do that?
You know I hate you
You hate I know you
Why do you do that?


1 Ağustos 2013 Perşembe

Evrenden Torpilim Var! - Aykut Oğut



DHARMA yayınlarından çıkan bu kişisel gelişim kitabını yeni bitirmiş bulunmaktayım. İşime yarayan birçok bilgiye ulaştığımı ve hayatıma geçirebilmemi sağladığını söyleyebilirim. Herkesin tabii ki bir kitaptan alacağı şeyler farklıdır. Ben de kendimde bulduklarım konusunda şanslıyım. Bakış açımı değiştirmesi açısından faydalı buldum. Bir okuyun, okumakla geçireceğiniz vakit size bir hayat kazandırabilir. Bir bakış açısı her şeyi değiştirebilir ve farklı bakış açıları olmadan hayatımızı güzelleştiremeyiz yeterince.

"İstemek olmanın yarısıdır!" kapak yazısını taşıyan yeni bitirdiğim kitabın arkasında yazanları paylaşayım, bakalım ilginizi çekecek mi?

> Siz hiç 150 kilo oldunuz mu? Sizin hiç yabancı bir ülkede bavulunuzu kaybettiğiniz, sabahtan mısır gevreğine bira döküp hayatta kalırken günlerce tek kelime bile konuşamadığınız, dayak yedikten sonra girdiğiniz komadan bir gözünüzü kaybetmiş olarak çıkıp tekrar parklara döndüğünüz, annenizi kaybettikten sonra hapiste yatarken babanızı kaybettiğiniz oldu mu?

Benim oldu.

Peki ya sonra o yabancı ülkenin dilinde şakır şakır konuşup hatta seslendirme yönetmenliği yaptığınız, o ülkedeki filmlerde başrol oynadığınız, 70 kilo verip filinta gibi olduğunuz, yeni ve mutlu bir hayat kurduğunuz, elinizi attığınız her işi altın yumurtlayan tavuğa çevirdiğiniz, her saniyenizi gülümseyerek geçirdiğiniz, hayatta istediğiniz her şeyi elde etmeye başladığınız oldu mu?

Benim oldu.

Nasıl mı?

Gelin anlatayım...


Bu kitabı almamı sağlayan şey arka yazısı ve başlığıydı.

25 Haziran 2013 Salı

Kaç Yıl Oldu?

Biri Dergi 

"Kaç Yıl oldu?

Emine Erdoğan, gençlik yıllarında abisinin artık örtünmesi gerektiğini söyleyince intihar etmeyi düşündüğünü açıklayalı 9 yıl oldu.

Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Çatlı yakalandığında emniyeti arayarak "Abdullah'ı bırakmazsanız 150 bomba patlatacağız" diyeli 35 yıl oldu.

Cemal Süreya, Turgut Özal'a "Beraber intihar edelim, ülke kurtulsun!" daveti göndereli 24 yıl oldu.

12 Eylül sonrası din dersleri zorunlu olunca Fethullah Gülen, Kenan Evren'e "Tankının paleti olayım paşam, çiğne beni" diyeli 33 yıl oldu.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, toplumsal olaylara müdahelelerde biber gazı kullanılmasına ilişkin bir soru önergesine, ''Biber gazı, biber bitkisinden elde edilen doğal bir maddedir,'' cevabını vereli 5 yıl oldu..

Tansu Çiller, Sivas katliamı sonrası "Olayı bu kadar büyütmek yanlış, bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi" diyeli 20 yıl oldu.

Süleyman Demirel , Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararı mecliste görüşülürken , Adnan Menderes ve arkadaşlarını kastederek , ''Üçe üç , bizden üç gitti, sizden de üç gidecek!'' diye bağıralı 41 yıl oldu.

Tayyip Erdoğan, milletvekili dokunulmazlığıyla ilgili "Biz bu ayrıcalığı kaldıracağız" diyeli 11 yıl oldu.

And Dağları'na düşen bir uçaktan sağ kurtulanlar, ölen arkadaşlarını yiyerek hayatta kalmayı başaralı 41 yıl oldu.

Dönemin Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Cemil Çiçek, "Flört, fahişelikten farksız" diyeli 23 yıl oldu.

Savaş Ay, Stüdyo 4 programında artistik hareketlerle şapkadan tavşan çıkarma gösterisi yaparken tavşanı öldüreli 7 yıl oldu...

Erzurum depreminde, mühendisliğini yaptığı bina yıkılan Süleyman Demirel, ''O bina 35 yıl ayakta durdu diye kimse takdir etmiyor da, niye yıkıldı diye herkes eleştiriyor,'' açıklamasını yapalı 30 yıl oldu...

Kurtlar Vadisi karakteri Çakır'ın dizideki ölümünden sonra, Türkiye'nin bir çok yerinde cenaze namazı kılınalı ve gazetelere başsağlığı ilanları verileli 9 yıl oldu..

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için düzenleyeceği şenliğe tecavüz suçundan hapis yatan Doğuş ve kadın dövmeyi gerekli bulan İbrahim Erkal'ı çağıralı 11 yıl oldu..

Doğan Güreş, Tansu Çiller'i kast ederek, ''O tak diye emrediyor, ben de şak diye yapıyorum,'' dediği için adı ''Tak Şak Paşa'' ya çıkalı 17 yıl oldu..

Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreninde , Ahmet Kaya'yı protesto için çatal , bıçak, atanların en acarlarından Serdar Ortaç sahneye fırlayıp Onuncu Yıl Marşı'nı söyleyeli ve onuncu yıl fatihi olan Serdar Ortaç askere gitmemek için aldığı sahte raporlar yüzünden hapse gireli 14 yıl oldu.

Bülent Arınç, Moskova ziyareti sırasında Lenin için, ''Kendisini ölü görmek çok güzel,'' diyeli 7 yıl oldu.

Çarkıfelek programında yerlerde debelenen Mehmet Ali Erbil ve Aysel Gürel'in coşkusuna kapılarak üzerlerine atlayan İsmail Türüt, Aysel Gürel'in 5 kaburgasını kırıp sanatçıyı hastanelik edeli 11 yıl oldu...

Kenan Evren , Erdal Eren'in idamı hakkında sorulan bir soruya, ''Asmayalım da besleyelim mi?'' cevabını vereli 33 yıl oldu...

Cübbeli Ahmet Hoca, çocukken kibrit kutusundan cami, çöplerinden de cemaat yapıp onlara namaz kıldırdığını açıklayalı 4 yıl oldu...

TRT, bir konseri 2,5 saat boyunca sessiz yayınlamasına gelen tepkiler üzerine ''Düğmeyi kapalı unutmuşuz'' açıklaması yapalı 5 yıl oldu..."

15 Haziran 2013 Cumartesi

Bir Anı

Bir üniversite öğrencisi iki hocasıyla oturmuş, çay ve sigara içiyorlar.
Sohbet koyu ama geleceğe inanç ruhu olumsuz.
Anı değerlendirmek ve yaşamak.
Geçmişteki anıların canlandırılması ve kişisel sorular.

Hoca 1: Ya biriniz sigara versenize, benimki tükendi.
Hoca 2: Benim de bitti.
Öğrenci: Ben de sizden isteyecektim.

Ve iyi günler dilenir karşılıklı, gün devam eder.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Kadını Etkileme Sanatı



"Oyun bir hakimiyet oyunuydu, Bu Kadını Etkilemeliyim oyunu. Başarısızlık aktif oyuncuyu daha da kışkırtır. Kambur bir sırt ya da utangaç bir kol; o zaman pasif oyuncunun görünmezliği deneyimini yaşarsınız. Ben hiçbir zaman etkilenmedim -hiçbir kadın da hiç etkilenmedi- bu sadece benden hoşlandığının ipuçlarından biri ve ben de bundan hoşlanmak zorundayım güya. Benden gerçekten hoşlandıysan, belki seni durdurabilirim. Dur; seninle konuşmak istiyorum! Dur; seni görmek istiyorum! Dur; ölüyorum, kayboluyorum!

KADIN: Sadece bir oyun değil mi bu?
ADAM: Evet, elbette.
KADIN: Ve oyuna katılırsan, benden hoşlanmışsın demektir, değil mi?
ADAM: Elbette.
KADIN: O zaman eğer sırf bir oyunsa bu ve sen de benden hoşlanıyorsan, oynamayı bırakabilirsin. Lütfen, dur.
ADAM: Hayır.
KADIN: O zaman ben oynamayacağım.
ADAM: Orospu! Beni mahvetmek istiyorsun. Sana göstereceğim. (Daha da sert oynamaya başladı.)
KADIN: Peki. Etkilendim.
ADAM: Gerçekten tatlısın ve her şey bir yana, tepki veriyorsun. Kadınlığını koruyorsun. Şu, erkek olmak, penis sahibi olmak isteyen isterik, orospu feministlerden değilsin. Bir kadınsın.
KADIN: Evet. (Kendini öldürüyor.)"

The Female Man - Joanna Russ (Çeviri: Çiçek Öztek)

26 Mayıs 2013 Pazar

Cam Kent'ten Hoşuma Giden Alıntılar



"Arkadaşlarına bir yanının öldüğünü ve bu hayaletin geri dönüp aklını başından almasını istemediğini söyledi.

Tensel bir duyumsamaydı bu, bedeninde unutulmuş geçmişin bir iziydi ve tümüyle onun kontrolü dışındaydı.

Ühü ühü. Afedersiniz. Benim ağlamam sızlanmam böyle işte. Ühü ühü, hüngür hüngür. Afedersiniz. Bazen çok komiğimdir.

Peter'ın her zaman doğruyu anlattığını sanmayın. Öte yandan, yalan söylediğini düşünmek de doğru olmaz.

Eğer bütün insanlar Nuh ve onun oğullarının soyundan geliyorlarsa, kültürler arasındaki bu muazzam farklılıklar nasıl mümkün olabilmişti?

Yürekten inanmadığın bir şeyi asla söyleme. Yalan kötü bir şeydir. Doğduğuna pişman ettirir insanı. Doğmamış olmaksa bir lanettir. Zamanın dışında yaşamaya mahkum olursun. Zamanın dışında yaşayınca da ne gece vardır ne de gündüz. Ölme şansın bile olmaz. Bir yalan asla telafi edilemez. Gerçek bile kafi gelmez.

Hayat bir kase kirazdır.

Değişiklikler daha başka değişikliklere gebeydi."


Paul Auster - Cam Kent
Çevirmen: Yusuf Eradam

25 Mayıs 2013 Cumartesi

11 numaralı 2. Model - Kendimden Geriye II



Ölürken bile yanımda ol sevgilim 
Cennet bile çekilmez sensiz ah ben neyleyim? 

Her şey yalan, herkes sahtekâr.
Giden gitti, kalan hep bin pişman.
Herkes düşman, herkes riyakâr.
Bir tek sen kaldın yanımda...

Hani görmek ister ya gözlerin? 
Bir saniye için canını verirsin ooo... 

Her şey yalan, herkes sahtekâr. 
Giden gitti, kalan hep bin pişman. 
Herkes düşman, herkes riyakâr. 

Bir tek sen kaldın yanımda... 
Mutlu gibi, umutlu gibi, bir düşte gibi, boook gibi! 

.
.
.


Gün yeni başladı.
Yarım kalan her şey yine yarına kaldı. 
Hüzün kapladı her yanımı. 
Kendimden geriye kalan tek şey sen. 

Çok! 
İstedim. 
Çok! 
Bekledim. 

Âlemi yoktu bu son gidişinin. 
Gereği yoktu terk edip gitmenin. 
Hiç dayanamıyorum artık gel! 

Çok! 
Bekledim. 
Her şeyden çok! 
İstedim. 
Çok..! 

.
.
.


Kendimden geriye
Kalan tek şey, seeen! 



Simsiyahımsı



Simsiyah her yer simsiyah
Vazgeçersen kaybedersin
Vazgeçersen yitip gidersin
Vazgeçersen solup gidersin

Mücadeleye uğramadığın her şey
Değersizdir
Değerlendirilme yapılmayan bir yaşamı yaşamaya değmez

Sokrates ve Plato konuşur
Kıçlarının rahatı pek yerinde, zenginlik, oh bolluk
İşi olmayan, sıkıntısı olmayan düşünür derdim

Olur mu öyle şey la
Sıkıntısı olmayan niye düşünsün
İnsanın elbet düşünmesi için sıkıntısının olması gerekmiyor

Ama boş düşünmemişler
Felsefe diye bir moda bulmuşlar
Adını tabii onlar koymamış düşünür olmuşlar

Düşünürlere eskiden para verirlermiş bilir misiniz?
Ben bilmiyorum.
Araştırmam gerek, referans sahibi değilim henüz


Gördüm Ki



Bugün eski bir işverenimle konuşuyordum.
Fark ettim ki neler söylüyorum
Neler çıkıyor ağzımdan

Bir dakika izin istedim
Düşündüm
Demişim ki kanıtla hak et de bana

N'oluyor ya, ben niye insanlara kendimi kanıtlayayım
Kendim, ben, benliğim dururken ortada
Neyi kimi neye kime nasıl kanıtlıyorum

Durdum baktım etrafıma
İçimi bir alev sardı
Kıvılcımlar gözümde parıltı oldu patladı

Aydınlanma gerisi gelmeyince bir boka yaramıyor
Bunu gördüm tekrar
Nasıl bir şeydir bu

Etrafı sarmış, boğazı sarmış İngiliz gemileri askerleri
Onlar ne ya, kim onlar da benim toprağımda geziniyorlar
Ben toprağımda gezinme hakkına sahipken

Sikeyim etrafın gelmişini geçmişini tarihini ya
Başarısızlığını umutsuzluğunu hıncını ne diye benden çıkarır insanlar
Ve ben neden bu kadar saf olup da göremem yakınımda benim düşünüşümü etkileyişlerini

Dişi erkek hiiiç sikimde değil
Ne de yaşadığım ilişkiler
Benim sahip olmaya çalıştığım şey

Bir öpücük bir sarılmak bir ten uyuşumu değildi
Ben insana açtım ve ondan arayıştaydım
Karakter hatalarımı cahilliğimi geçtim

Cahillik bilgiyle, hatalar da bakmakla düzelir ve gelişir insan
Aynı kalmaz kimse
Ama aynı insanlarla ya da benzer insanlarla kalırsın

Enerji diyor yeni moda buymuş
Enerji enerjiyi çekermiş
Eğer olumsuz enerjiyle bakarsan o tondakilere ulaşırmışsın

Etrafıma sardım kötülükleri bencillikleri pislikleri
Üzümlerin arasında boyanmaya karşı geldim
Ama onların yanlarından çıkmayarak amına koyayım

Ne işim var benim ya orada
Nerede o ey güzel insanlar
Niye ben böyle bilgili cahil oldum ki

Ne yani, bilgisizlerin yanında bilgili gözükme kibiri nedir
Çık kurtul deliye bak
Uzaklaş, insanlara yaklaş, insanlara

Sosyal olmak önemli değil
Sosyal olacağın kişiler önemli değilse
Bir insan nefes aldığının o an farkında değilse bir başını kaldırmalı

Ebeveyn ebeveyn diyip bağrımıza bastık
Ebeveyn'i açmak gelmedi aklımıza
Ebeveynin senin olumsuz olmana neden oluyorsa uzaklaşacaksın aga

İnsanları değiştiremezsin, kendini değiştirebilirsin sadece
Sen değişirsen insanlar değişir
Sen bişileri yaparsan insanlar da insanlar olarak dışlanır tarafınca

Ve dışlanmaya da muhtaçtırlar ki kendilerini çekip seni dışlayabilsinler kendilerince
Uzak uzak yakın yakın, gözüm yaşamakta
Yaşamak istiyorum artık ben

Uzak durun benden be hey
Sikeyim sizin önyargılarınızı düşüncelerinizi alınmalarınızı uyumunuzu
Uyumsuzsan niye suç sende olsun ki hemen

Yalnızlık beni büyütendi ömrüm boyu
Yine büyümeye ihtiyacım var
Yalnız kalayım belki yalnızlığıma dost olacak yalnızlıkdaşlarımı bulurum kim bilir

Ben biliyorum, artık yeter
Olumsuzluğu olumluluğu geçtim
Kimse bana bir şeyi başaramayacağımı söyleyemez.

Han Duvarları

-Osmanzade Hamdi Bey'e-
    Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
    Bir dakika araba yerinde durakladı.
    Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,     
    Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...     
    Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,     
    Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.     
    İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!     
    Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,     
    Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...     
    Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,     
    Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,     
    Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...     

    Ellerim takılırken rüzgârların saçına
    Asıldı arabamız bir dağın yamacına.     
    Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,     
    Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
    Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
    Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
    Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.     
    Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.     
    Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
    Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince     
    Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
    Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.     
    Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
    Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.     
    Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,     
    Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,     
    Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
    Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan     
    Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,     
    Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...     
    Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine     
    Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.
 
    Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;     
    Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
    Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,     
    Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
    Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,     
    Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.     
    Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri     
    Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
    Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya     
    Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.     
    Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
    Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
    Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,     
    Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
    Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı     
    Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
    Gitgide birer ayet gibi derinleştiler     
    Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...     
    Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,     
    Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;     
    Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,     
    Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...     
    Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,     
    Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken     
    Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;     
    Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
    Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa     
    Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;     
    "On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan     
      Baba ocağından yar kucağından     
      Bir çiçek dermeden sevgi bağından     
      Huduttan hududa atılmışım ben"     
    Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
    Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.     
    Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
    Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;     
    Araya gitti diye içlenme baharına,     
    Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...

    Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
    Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
    Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri     
    Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
    Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,     
    Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...     
    Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,     
    Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
    Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,     
    İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
    Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden     
    Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
    Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,     
    Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
    Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
    Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
    Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
    Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
    Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;     
    Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...     
    Gönlümde can verirken köye varmak emeli     
    Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"     
    Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana     
    Biz menzile vararak atları çektik hana.     

    Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş     
    Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
    Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
    Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
    Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
    Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
    Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
    Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
    "Gönlümü çekse de yârin hayali     
      Aşmaya kudretim yetmez cibali     
      Yolcuyum bir kuru yaprak misali     
      Rüzgârın önüne katılmışım ben"     
    Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
    Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
    Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde     
    Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
    Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
    Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
    Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
    Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
    "Garibim namıma Kerem diyorlar     
      Aslı'mı el almış haram diyorlar     
      Hastayım derdime verem diyorlar     
      Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"     
    Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
    Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
    Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
    Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
    Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
    Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
    Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
    "Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
    Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
    Dedi:     
           "Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
    Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
    Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...     
    Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.     

    Aradan yıllar geçti işte o günden beri     
    Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,     
    Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
    Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
    Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
    Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
    Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..     

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL 

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Zayıflık

Ben koca bir ahmağım başka bir şey değil.

Ben bilgisiz cahilim ve bu gerçek benim zayıflığımmış bu kadar zaman sonra bunu itiraf edeceğim aklıma gelmezdi. Aklıma gelmiyordu çünkü nasıl bastırmışsam bir anda patladığımda ağzımdan çıktı.

Birisine cahil demek, değer verdiğin birisine, ve bağırarak demek.

Bağırmak, küfretmek ve aşağılamak.

Ben kimim ki onu aşağılayabilme yetisini kendimde buluyorum.

Büyük bir ayıptı yaptığım.

Çocuk, onu uzun zamandır göremedim. Bu kadar acı hissetmem en sonunda.

Yaptığım bu büyük ayıbı düzeltmek için ne yapmam gerektiğini biliyorum artık.

Uzun zamandan beri fark etmediğim şey, gücü bulmam gereken yerdi.

Bir eksiklik, güvensizlik vardı hayatımda.

Sürekli eleştirdiğin insanlarla çalışmak ve bunu yapmak zorunda olmak.

Zayıflığımı düzeltmek için, geliştirmek için bunu yapmalıyım.

Birlikten güç doğar. Güçsüzler birlikte güçlenir.

O birliği bulamamak uzun süre...

Sonra anlamak, anlamak, anlamak...

Utanmak, gözlerinin dolması, söyleyecek söz bulamamak ve susmak, susmak, ağlamadan önceki sessizlik.

10 Mayıs 2013 Cuma

One Cent




Once
There was an
Ounce of grace and sincerity
Among the human waste
Whose mere concern was
One thing but living
And all except but expect

9 Mayıs 2013 Perşembe

Kaktüs Ben




Anne, burada yazacaklarımı sadece kendine saklaman şartıyla okumanı istiyorum. Burada okuyacağın şeyler Anneler Günü’ne özel olarak yazılmış şeyler değil. Her zaman geçerli şeyler, her nefes aldığımız gün için.

Ben ne seni ne babamı taşıdığınız “anne” veya “baba” sıfatlarınız konusunda eleştirmedim. Annelik ya da babalık nedir, ben öğretecek değilim. Dünyada her insan eşsizdir. Sizler de benim için öylesiniz. Ne seni babamla, ne de bir başkasıyla kıyaslamam. Böyle bir şey söz konusu bile 
olamaz.

Çünkü siz beni dünyaya getirdiniz. Size olan saygım buradan gelir. Zaten siz beni dünyaya getirerek bir hayat borç verdiniz.

Sorun da biraz burada ortaya çıkıyor aslında. Size bir hayat borçlu değilim. Bunu başka şekilde ödemem gerekir. Siz beni dünyaya getirdiyseniz, benim meslek sahibi, güçlü, aklı fikri inançları hür, doğru ve dürüst bir insan olmam için yaptınız.

Şu yaşa kadar geldiniz, çocuklarınızın eğitim hayatları bitiyor. Mutlu olmalısınız. Ben kahin değilim, geleceği bilemem. Eğer benim de çocuklarım olursa ben de onlar için elbette elimden gelenin en iyisini yapmak isteyeceğim. Bundan şüphen olmasın.

Nefret ettiğiniz, şu benim bireysellik düşüncemi biraz bir kez daha açıklamak istiyorum. 

Bireysellik, insanın tek başına kendi olabilmesidir. Kendi kimliğini kişiliğini kabul etmiş, kendi doğrularını kendi sorgulayıp araştırıp oluşturmuş bir kişi. Birey olmak, toplumdan ayrı olmak değildir.

Toplum denilen şey birçok insanın uyum içinde yaşamasını amaç edinen bir politikadır.
Din ve millet denilen şeyler birer politikadır. İnanç ve kardeşlik duyguları farklı kavramlar.
Din inanç demek değildir. İnancın başkaları elinden geçmiş haline din denir. Din bir yönetme amacıdır. Din insanların korkmasını amaçlar ki insanlar tapsın, takip etsin.

Din bizim hayat haritamız değildir. Hayatımızı nasıl yaşamamız gerektiğini göstermez. İnanç ile hislerimizle nasıl ve neyin doğru olduğunu biliriz zaten kalbimize bakarsak.

Neden daha bu konulara girdim, çünkü beni büyütürken az ya da çok benim bir şeyleri kabul etmeden önce sorgulamam gerektiğini öğrettiniz.

Ama yapmamanız gereken şey, bir insanı ön yargılarınızla asla engellememektir. Fırsat denilen şey her yerde peşinde olursan karşına çıkar. Ben belki bir işte başarılı olamayabilirim; ama önemli olan denemiş olmamdır.

Siz denemem konusunda bile bir şeyler söyleyerek önümü engellerseniz bu yanlış olur. Çünkü ben kendim karar vermeliyim bir şeyi yapıp yapamayacağımı.

Okumak mı, gezmek mi en iyi öğretir?

Tabii ki gezmek. Gezmek denilen şey tecrübe etmektir. Elini sıcağa tuttuğunda elinin yanmasıdır. Sen bana ne kadar soba sıcak uzak dur desen de ben değmeden sıcağın ne olduğu bilgisini asla öğrenemem, algılayamam.

Anlıyorsun beni değil mi?

Bana tavsiye verirken -bak, beni kontrol ederken ya da bana öğüt verirken demiyorum- sen bana tavsiyede, öneride bulunabilirsin anca. Sen beni “kontrol etmeye” çalışırsan, emir altında tutmaya çalışırsan ne olur?

He? Gidip sizi dövmedim böyle oldunuz diyorsun bazen saçmalayıp. Adını hatırlayamıyorum kimdi İsmail abinin eşi, kızlarını kontrol etti, oh kebap ne derse oluyor.

Biz, yani çocuklar, kontrol edilmesi gereken bir şey miyiz? Neye göre kontrol ediyorsun? Bir talimatı falan var mı? Hani makinelerin olur ya, tüm parçaları yazar, sorun ne, kapat orayı, değiştir parçayı düzelsin, işlemeye devam etsin.

Yani herkes birer insan, birer kişi, birer birey, kendi özgür iradeye sahip bir canlı.

Unutma anne, unutuyorsun bazen, özgür iradeyi kontrol edemezsin. Birisine aşık olsan, onun sana aşık olmasını sağlayamazsın. İradesiyle karar vermelidir.

Yani beni ne kadar yakınında istiyorsan, özgür irademe saygı gösterip, benim bir bebek değil, fikri danışılabilecek bir kişi olarak görmelisin. Ben artık tartışmalara karışabilirim, aile ilişkilerine de istediğim gibi burnumu sokarım.

Çünkü artık düşünebiliyorum ve isterse 70 yaşında olsun ananemin dedemin yaptığı kararların doğruluğu konusundaki becerilerini görüyoruz. Yaş insana akıl katmaz, katmayacak da.

70 yaşında gezen bir insan düşün, hani yukarıda dediğim tecrübe bakımından. 70 sene o insan sadece aynı çevre etrafını gezmişse, bir şey öğrenememiştir. Ananemin durumu bu ya da dedemin.

Yaşı küçük muamelesi yapma artık bana. Ben senin küçük çocuğun değilim. Artık çocuk olarak bakma bana. Ben gideceğim diyorsam, bir daha benden haber alamayacaksın senin hayatından gidiyorum demek değil bu.

Ben çıkacağım dışarı artık. Gezeceğim, göreceğim, tecrübe edeceğim ve kendim öğreneceğim ne yapmam gerektiğini. Senin artık görevin bitti benim üzerimde. Bu yaşımdan sonra artık ben özgürüm.

Artık sorumluluğum sana ait değil. Bana bakmakla yükümlü değilsin. Sorumluluğumu, kendim alacağım. Gerekirse de hatalar yapacağım; ama o hataların da sorumlusu ben olacağım.

İyi veya kötü insan ne demektir, biliyorum. Teşekkür ederim öğrettiniz. Bu vakitten sonra kendi hayatımı kurmak için mücadele edeceğim. Ve bu konuda yalnız olmalıyım. Sorunum olduğunda kendim sorunumla yüzleşip onu çözmeliyim, size sığınıp kaçmamalıyım.

“Siz”, babamla sen, benim beynimde geçidi olmayan, aşamayacağım bir tabakasınız. Bir çocuk olarak her zaman tabii ki aklımda olacaksınız. Sen her zaman benim kalbimdesin. Ben duygusal birisiyim, empati yeteneğine de sahibim, düşünebiliyorum da, rasyonelim de. Sizi her zaman düşüneceğim.

Size karşı sorumluluklarım var. Sorumluluk sizin söylediğinizi yapmam değil. Size olan saygımdan içimden gelen paylaşımlarda bulunmamdır.

Hayata atılmam için, hayatta kalabilmem için benim güçlenmem gerekiyor. Ve siz beni koruyan güçler oldunuz bu yaşıma kadar. Artık beni koruyamazsınız, çünkü evde kalamam, sizinle artık.
Dışarıya çıkmak, insanlarla ilişkiler kurmak ve farklı ortamlara girip çıkmak zorundayım. Girdiğim ortamlarda artık kendim olmalıyım ve kendimi korumam gerekir. Siz hep yanımda oldukça ben güçsüz kalacağım.

Bu yüzden bunu anlayışla karşılamanı istiyorum. Benim güçlenmeye ihtiyacım var anne. Belli bir seviye güce ulaştım; artık potansiyelimi kullanma zamanım geldi.

Potansiyel varken bunu kullanmamak bir hatadır. Potansiyelimin ne olduğunu ya da neler olduklarını görmem için mücadele etmem gerek.

Siz benim yanımdasınız, aklımdasınız, beni yetiştirdiniz, bana terbiye verdiniz; diğer insanlar içinde ahlak ve etik kurallarını kullanarak ben doğru olanı yapacağım.

Hayat ne yazık ki 2 x 2 = 4 değildir. Matematik değil hayat. Hayat denilen şey çünkü insanlar demek artık. İnsanlar değişkendir ve sonsuzdur, ne olduklarını keşfedemezsin. Kimisine güvenmek istersin seni yarı yolda bırakır ya da bırakmaz bilemezsin; yaptıklarına bakarsın söylediklerine. Yaptıklarıyla söyledikleri uyuşmuyorsa bunu zaten anlarsın.

Ben insan sarrafı değilim belki; ama inan bir insanın kötü niyetli olup olmadığını kestirmek kolay benim için. Ben çünkü doğallığa tapan bir insanım. Doğaya tapıyorum anne ben. Benim inancım doğadır. Çünkü doğada her şey bir düzen içinde akar gider. Doğa asla yalan söylemez.

Doğallığa inanan bir insan olarak da ben içimden geldiği gibi davranıyorum. İçimden küfretmek geliyorsa, küfrediyorum. Çünkü doğal davranmazsak bu bizi kötü etkiler.

Şimdi, geleceğin kestirilememesi konusuna dönmem gerekirse. Anne belki bu beraber geçirdiğimiz son “Anneler Günü”. İki ay sonra artık babam ve sen ile yaşamak istemiyorum. 

Hayata atılma zamanım geldi.

Ben güçlü olacağım. Bana söz ver. İnan bana.

Siz anne baba olarak yapmanız gerekenleri yapmaya çalıştınız, ben de bunu takdir ediyorum. Elinden daha iyisi gelse daha iyisini yaşatırdınız, bundan şüphem yok.

Sana olan sevgim sonsuz. Sen kötü bir anne değilsin. Kötü bir insan da değilsin. Sen iyi kalpli bir insansın anne. Ben hayatımdan asla iyi insanları çıkarmam.

Bana darılma. Alınma söylediklerime.

Asla unutma, sana olan sevgimi aşamaz hiçbir insan.

Ailenle ya da babamın ailesiyle olan sorunlar sizin sorunlarınız. Ben bundan etkilenmemeliyim. Beni dışarda tut. İyi bir çekirdek aileye sahip olamamanız sizin şanssızlığınız.

Ben şanslı bir çocuktum.  İçin rahat olsun arkanda bir oğlun var.
Sana hediye olarak kaktüs veriyorum. Bu kaktüs çünkü çiçekler gibi solmaz. Her zaman yeşildir ve dikenleri olacak.

Bu kaktüs beni temsil ediyor, kaktüs, benim.

Hayat zorsa, merak etme benim de dikenlerim var. Kendimi korurum; ve yeşilliğim, yani geldiğim yer, asla sönmeyecek.

Nerden geldiğimi unutmayacağım, sizden geldim, çekirdek ailemden. O her zaman benim kimliğimde yer alacak.

Ben sıradışı bir insanım. Çiçek almayacağım sana diğer herkesin yaptığı gibi.

Sensin çiçek, sen benim çiçeğimsin.

Solma, sönme. Her zaman güçlü ol. İnancını kaybetme. Kaybetmeyeceğini biliyorum.

Öpüyorum. İyi ki varsın. Doğum günün kutlu olsun.

Şibir



Hava baterisi mafya babasının gözlerinde
Parlıyor patlıyor teslim olmuyor
Dönüş yok diyor kafa sallamakta ısrarlı
Kendi kurallarını koymaya çalıştığı ortamda
Yok oluyor vızıldayanlar üstünde

Birisine bir kimseye kasları sıkışınca
Aklı döndü böyle aşağıdan yukarı bir şeyler geldi
Dedi ara verelim uzaklaşmaya yakın
Hala eşcinsellik şüpheleri kafada
Ayağa kalkmalıymış serüvenlere atılacak ya

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Yedek Subay Sınavı ve Askerlik




Yedek Subay Sınavı'na girecekler... Bu bilgiler hayatınızı kurtaracak

Kısa Dönem askerliğini yapan biri olarak asker adayı arkadaşlarımla bazı tecrülerimi paylaşmak isterim; herşey askerimizin rahatı için. Rahata çok ihtiyacınız olacak. İşte başlıyoruz.

- Yedek subay sınavı ile duyacağınız şeylerin hepsine inanmayın. Yok 1. gün girilirse uzun çıkıyor, 3. gün girilirse kısa çıkıyor diye bir şey yok. Bunun garantisi yok. Kuralı da yok. Ama şu var; mesleğiniz askeriyenin işine yarayacak bir meslekse örneğin elektronik/elektrik mühendisiyseniz yedek subay olma riskiniz var. Bu nedenle Aralık celbi gibi yoğun dönemlerde giderseniz bu riski en hafife indirgersiniz. En riskli celp ise Nisan celbi. Bir çok arkadaşıma uzun dönem çıktı. Burdaki mantık şu; Nisan celbinde başvurular az, risk çok. Aralık celbinde başvurular çok, risk az. Ağustos celbi orta yoğun bir celp, risk de orda düzeyde.

- Sınava Tuzlada girmiştim. Mümkünse çok erken gidin. Sıra numaranızı alın. Tuzla'ya 07:00'da gitmiştim. İçeri girdiğimizde saatler 10:00 idi. 16:00'da işi bitirip çıkmıştım. En iyisi 06:00'da Tuzla'da olup sıra numarası almak. İçeride prosedürel çok iş var. Bu nedenle uzun saatlere hazırlıklı olun. Sınavdaki soruları yapmaya çalışın. Ne hepsini sallayın ne de hepsini yapın derim. Çok göze batmamak lazım :)

- Sınava giderken sakalınızı kesip gidin. Beraber giden bir arakadaşımı top sakalı var diye almadılar. Traş oldu ve 1 saat gecikmeli içeri girdi. Bazı arkadaşlar da sorun yaşamamışlar. Bence risk almayın sakalınızı kesin. Nasıl olsa 10 güne kadar kesilecek. Sonradan bu yazıyı hatırlarsınız :)

- Nasıl olsa askerde keserler demeyin, saçınızı da kestirin. 3 numara yeterliydi sanırım. Ne daha fazla kestirin ne de daha çok. Aza da laf ederler çoka da. Oralarda kestirmeyi de denemeyin. Kuyruk, laf işitmek, bunlara değer mi ? :)

- Giderken mutlaka alınması gerekenler listesinde en önemlilerini yazacağım. Bunlar tecrübeyle oluşturuldu. Hepsinin bir anısı olup, son anda laf işitmekten kurtuldum. Bazıları gereksiz gibi gelse de, düşünmeden alın derim.

1) İçlik. Hele ki soğuk bir yere gidiyorsanız hayatınızı kurtaracak.
2) Bot için kaliteli tabanlık/keçe (Soğuk mekan ise yünlü olmasında fayda var). Bot vurmasına karşı vatka alın. Hayatımı kurtarmıştı. Çok işe yarıyor.
3) Yeşil yün eldiven. İçtimadan önce komutanlar gelene kadar soğukta saatlerce dikilirken ellerinizi korur gitmeden mutlaka alın. Ona rağmen soğuk nedeniyle parmağımda çatlak oldu. Eldiven olmasa kim bilir nolurdu.
4) Bulaşık eldiveni. Oha nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. Acemi birliğine teslim olduktan sonraki gün, 300 kişinin tabildotunu yıkama şerefine nail oldum. 6 saat boyunca suyun içinde olmak hoş bir duyguydu. Bu tür birliklerde temizleme işi sırayla size gelir. Kaçış yok. Kaçmaya kalkarsanız çok göze batarsınız. Bu nedenle bir paket bulaşık eldivenini atın valizinize. Kafanız rahat olsun. Hayat size gol atmasın, size hayata gol atın :)
5) Bol iç çamaşırı ve çorap götürün. Eşofman ve spor ayakkanızı da alın yanınıza. Spor saati için verilen eşofmanlar uymayabiliyor. Hatta tayt gibi duruyor. Birlikte öyle gezmek de hoş olmaz :). Bu tür eşofman ya da kıyafetlerde öle acaip renkler tercih etmeyin. Hatta valiziniz bile göze batmayacak bir renge sahip olsun. Bavulum kırmızı diye az kalsın İstanbul'a gönderiliyordu. Mavi, koyu yeşil gibi renkler yani koyu renkler mantıklı olur.
6) Sarı ve garip görünümlü yastıklara denk düşebilirsiniz. İçim rahat etmez diyorsanız yastık üzerine sermek için ufak bir el havlusu işinizi görecektir.
7) Temiz poşeti & Kirli poşeti. Askeriyede kirli ve temizleri bu poşetler içerisinde saklıyorsunuz. Birliğinizin kantininden de alabilirsiniz.
8) Telefon kartı. Götürüldüğümüz birliğe telefon kartı 2 gün sonra gelmişti. Gitmeden alsaydım 3 gün boyunca telefon kuyruğu olmadan konuşabilecektim. Askeriyede telefon yasak. Acemi birliğine telefon gotürmek hayli riskli. Arama tarama olabilir olmayabilir. Şans. 30 gün ankesörlü telefonlarla işinizi göreceksiniz ve malesef çokça sıra olacak başka şansınız yok.
9) Terlik. Verilen terlik uymayabilir ya da ben rahat edemem derseniz, özel aldığınız terlik yardımınıza koşacaktır.
10) Tırnak makası. Gittiğiniz yerden de alabilirsiniz ama ne gerek var. Alın koyun valizinize. Olur da bulamazsanız artık nasıl kesersiniz onu da bi hayal edin.
11) Ufak bir dikiş seti. Son anda bir düğmenizin olmadağını farkettiğinizde ve içtimaya 5 dk kaldığında hayattan bir gol daha yememiş olacaksınız :)

- Eğer doğu tarafında erişimi zor bir yere düşerseniz, KTM'lerde 1-2 gün belki de daha fazla konaklamak durumunda kalırsınız. En iyi durumda 1-2 güne acemi birliğinize sevk edilirsiniz. Açılımı Kabul Toplama Merkezidir. Geçici konaklama yerleri olduğundan konforlu yerler değildir. Bu durumda yastık için havlu devreye girecektir :)

- Denetlemeler bir asker için en zor günlerdir. Burada sizden ziyade karakol ya da birlik üst makamlarca denetlenir. Bu nedenle stresli günlerdir. Bu günlerde etrafta fazla gezinmeyin (iş kitlenir) komutanlarınızı fazla yormayın. Onlar da sizi yormasın. Bu lafımı hatırlayacaksınız.

- Askerde yazıcı olayım, böylece yatarım demeyin sakın. İnternet olur diye de ümitlenmeyin. Bazen geceleriniz kuru ekran başında geçerken, diğer askerler fosur fosur uyuyor olabilir. Ortamı kolacan edip öyle aday olun. Zaten gittiğiniz birlikte, usta birliğinden bahsediyorum, üniversite mezunu olduğunuzdan dolayı size zaten özel bir iş verilir :)

- Acemi birliğine gittiğinizde 30 gün boyunca eğitim verirler. Dışarı çıkartmazlar. Bu nedenle yanınıza yeterli miktarda para almış olduğunuzdan emin olun. Kabaca 200 YTL bana yetmişti. Gene de fazlasını alın yanınızda bulunsun. Bazen bir çokonat sizi kendinize getirir :)

- Acemi birliğinde herkes aynı saatte aynı işleri yapmaya başladağından dolayı muazzam kuyruklarla karşılaşacaksınız. Kahvaltı kuyruğu, traş kuyruğu hiç bitmeyecek. Sakalınız hızlı uzamıyorsa ve farkedilmiyorsa geceden traş olun. Botunuzu da gece boyayın. Sabah direkt kahvaltıyla başlarsınız, hayat size güzel olur :) Bu arada bot boyasına dikkat. Kirli bir botla asla dolanmayın, çok laf işitirsiniz benden sölemesi.

- Askerde künye, mendil vs. gibi şeyler verilir. Bunların sürekli üstünüzde olması beklenir ve de ara ara kontrol edilir. Bunları mümkünse hiç çıkarmayın. Kaybeden ya da yanında taşımayan arkadaşların çok başı ağrımıştı :)

- Asker malzemeleri alırken hiç masraftan kaçınmayın derim. Çünkü aldığınız o abidik gubidik şeyler sayesinde askerde çok ama çok rahat edeceksiniz. Arkadaşımın zoruyla ufak bir dikiş seti almıştım. Yaf dedim ne gerek var. Denetleme öncesi kopan düğmemi onun sayesinde dikmiştim. Yoksa yaka bağır açık çıkacaktık tümgeneral karşısına :)

- Güneşi bol olan bir yere düştüyseniz güneş kremini ihmal etmeyin. Nöbet esnasında güneşlenirsiniz :)

- Güzel kol saatinizi evde bırakın ve askerde çok moda olan casionun o efsane saatlerinden birini alın. 10-20 TL birşey. Asker malzemesi satan dükkanlar bilir.

- Askerde bir arkadaşım birliğine yedek bot alarak gelmişti. Kendisine oha demiştim. Ama haksız da çıktım. Verilen bot çocuğun ayağına uymadı. Ve yedek bot hayatını kurtardı. Sizin de ayağınız çocuk mezarı gibiyse bence iyi fikir. Asker malzemesi satan dükkanlarda bulunabiliyor. Ama sakın yandan açılan özel botlardan almayın. Komutanlar direkt fark eder :) Tüm bunlar para demek. Ama şunu da unutmayın. En az 5 ayınız bilmediğiniz bir yerde bilmediğiniz kişilerle geçecek. Rahatınız herşeyden önemli. Bazen aldığınız 1 TL'lik bir iğne bile işinizi kolaylaştıracak. Yoksa o askerlik bitmez :)

- Sınavlar malesef belirsiz bir gün ve saatte açıklanıyor. Acaba açıklandı mı diye site karşısında saatlerce heba olmuştum. Son anda http://www.askeroldum.com'u buldum. O tarihte farklı bir sayfada hizmet veriyorlardı. Bir ücret karşılığında kayıt oldum. Adamlar sonuçlar açıklandığı anda, uyarı smsi attılar. O esnada Metrocitydeydim. Arkadaşa baktırdım. Ve uçak biletini aldırdım. 90 milyona uçtum. Forumda bir arkadaşla yazışmıştım. Benden 1-2 saat sonra 200 milyona aynı yöne bilet bulabilmiş.
- Birliğinize zamanında teslim olun. 12 Ağustos, 12 Aralık ya da 12 Nisan 17:00'ye kadar teslim olmanızı beklerler. Siz siz olun en iyisi 14:00 gibi birliğinizde oldu. Sona kalmayın benim gibi de dona kalmayın :) (16:55 de teslim olmuştum, sivil hayat kar kardır demiştim) 

Tüm asker adaylarına şimdiden başarılar. Unutmadan paylaşmak isterim, 337. Kısa Dönem için güzel bir site yapılmış. Bence bir göz atılmalı derim.
http://337.kisadonem.com/

Hayırlı tezkereler dilerim. Vatan size emanet !!!

29 Nisan 2013 Pazartesi

Çocukluktan Adamlığa



Bu yazı altında pek çok şey yazabilirim. Beyin fırtınasına, bilinçsizlik akışıma hazır olun başta.

Şimdi en başta söylemem gereken şey, bu başlık böyle çünkü aklıma direk Avril Lavigne'nin Skater Boy şarkısı geldi.

Şarkıda ne diyor? O çocuğun nasıl bir adam olabileceğini göremedin. Çünkü gözlerden ötesini göremedin, önemli olan ruhtur. O benim, çünkü ben görebildim. Hayatlarımızın tadına bakıyoruz.

Bakın, biz insanoğlu ya da insankızı olarak, her zaman bir gelişme içindeyiz.

Yani dün ile bugünün arasındaki fark gibi, biz de olayları zaman içinde farklı görmeye başlıyor ve farklı olmaya başlıyoruz. Farktan kastettiğim işte, değişim yaşamamız, gelişmemiz, ilerlememiz, ya da farklılaşmamız. Adını ne koyarsanız siz bilirsiniz.

Ben en başta kendimden örnek verecek olursam, olayları birincil elden gözlemleyebildiğim için yazarken kolay oluyor, şanslıyım yazma konusunda bu açıdan.

Carl Rogers der ki, insan her şeyi bir tecrübe olarak algılar. Karşısına çıkan herkes, her olay onun için birer tecrübedir ve gelişme öncesindeki benliktir.

Biz kendimizi birer deney faresi olarak görmeliyiz. Biz her an gelişmeye hazırız. Deneyler yapıyoruz tecrübelerle. Ya o tecrübeler bizi değiştiriyor, ya da kayıtsız kalmayı seçiyoruz.

Öyleyse en başta kendimizi, sonra da diğer insanları birer bireyler olarak görmeliyiz. Nasıl birey? Gelişme yolunda olan henüz gelişmemiş tecrübe yaşayan kişi.

İnsanları direk bir kalıba sokarsak, onları nesneleştiririz.

Bir şeyi nesneleştirmek ne demek?

Mesela şu an yanımda duran bardak bir nesne, ona özne diyemiyorum, çünkü "düşünemiyor, kendince bir fikri yok" sadece orada duruyor, ve içindeki sıvıyı tüketmemi sağlıyor. Sadece bir araç, bir nesne, bir kolaylık aracı, bir yararcılık, bir pragmatistlik örneği.

Yani insanları bardak yerine koyarsan ne olur? Onları özelliklerine göre sınıflandırırsan ne olur? Cevap ver.

Kendimizi de diğer insanları da birer özne olarak görmeliyiz. Kendine has fikirleri, kendilerine has istekleri olabilir, olmalıdır, doğrusu budur.

İnsanları sınıflandırırsak, bu ergen, bu deli, bu salak dersek onları nesneleştirmiş oluruz. Bardağın her şeyini biliyoruz değil mi, yere düşünce kırılacağını, içine su koymayınca bir işe yaramayacağını?

İşte insanlara bunu yaptığını düşün, ki yapıyorsun eminim. İnsanlara kaşı şöyle gözü şöyle şu bu dersen ne olur, o insanın bir insanlığı kalmaz.

Sen de bir nesne değilsin, kendini anlat dediklerinde anlatamamanın nedeni budur? Sen çünkü bir öznesin, düşünen bir insansın, senin anlatılmaya ihtiyacın yok, ya da insanların seni nasıl bildiği onları karakter bozuklukları, ya da bakış açıları diyip yumuşatayım.

Sen insanlara kendini nasıl gösterdiğinin dışında onların kendini gösterdiğin şekli nasıl gördükleriyle de alakalıdır.

Sonracığıma, şimdi yaş çok önemli mi, önemli, neden, çünkü belli bir yaşa kadar "çocuk"ların kendini nasıl gösterdiği aileleriyle çok alakalıdır. Nasıl mı?

O, belli yaşı açayım. Belli bir yaş denilen olay, çocuğun kendine yetebildiği zaman. Kendine yetebilmek, şu çok klişe ifadeyi kullanacağım özür dilerim şimdiden, "kendi ayakları üzerinde durabildiği an"a kadarki zaman.

Kendi ayaklarında durabilmek demek, bağımsız olarak, hayatını etkileyen her olayda kendin sorumluluğu alıp kendi kararlarınla yaşayabilmendir.

Yani ailesiyle yaşayan kişi, aile ortamında kendisi olamaz, adı üstünde "aile". A ile, kendinle değil, A ile başka birisiyle, bir birliktelik söz konusu, başkalarını içine alman gerekir yaptıklarında, yapmayı istediğin şeylerde.

Bu nedenle de kendi ayaklarının üstünde duramazsın, kendin istediğin gibi hareket edemezsin çünkü yanında birileri olacaktır.

Her henüz adam olmamış çocuk, bir şekilde bu nedenle ailesini temsil eder. Çünkü sürekli beraber yaşadığın kişinin özelliklerini yansıtırsın. Nedeni de, iletişiminde sürekli kullandığın kalıplaşmaya yüz tutmuş ifadeler vardır, ve dışarıdaki insanlara da bu ifadeleri kullanmaktan kendini alamazsın. En kötüsü de sana kullanılan ifadelere alıştığından karşıdan da ona göre hareket etmesini beklemek gibi saçma bir beklenti içine girip ifadelerini kalıplaştırırsın, ifadelerini nesneleştirip yeni insanlara da onları sunarsın.

Bu durumun böyle olması çok üzgünüm ama kaçınılmazdır. İster istemez nesneleşen ifadeleri kullanırsın, ama güzel bir durum şudur, ruhun eşsizdir. Ruhun senin özbenliğindir, eğer onu beslemeyi bilirsen, ihmal etmezsen, o senin ifadelerin arasından sırıtır.

İşte sırıttığı zamanlarda karşındakiler onu görebilirse, seni seveceklerdir. Nasıl yani?

Eğer orijinalliğini, seni sen yapan gerçek kişiliğini gösterebilirsen üzerine yıkılan bir sürü seni sen yapmaktan uzaklaştıran özellikler, tavırlardan, ve bu hoşlarına giderse karşındakilerin, sen tek başına yaşamaya başladığında, "tek başına ayakta durabilmeye başladığından" senin kimliğinin yapı taşları olacaktır.


Ne olduğun değil, ne olacağın önemlidir denir ya, işte onun gibi. Şu an nerede olursan ol, nerede olabileceğin, senin potansiyelin önemli olan.

Potansiyelini ortaya çıkarmak için hareket etmelisin, ruhunu, orijinalliği ortaya çıkarmak.

Sana da çok ağız sulatan bir ifade gibi gelmedi mi?


Avril Lavigne'nin dediğiyle sözü kapatalım, İngilizce'deki çok hoşuma giden bir "ifade" gerçekten,

too bad that you couldn't see,
see the man that boy could be,
"there is more than meets the eye",
I see the soul that is inside.

Blog Başlığı Değiştirmemle Alakalı



Blog başlığım zaman içinde hep değişti.

İlk açtığımda "A Journey Into Darkness"tı, "Karanlığa Yolculuk"

Bu ne anlama geliyor? Benim karamsar biri olduğum mu? Bu kadar basit mi?

Hayır. Karanlık nedir? Bilinmeyendir. Karanlıktan neden korkarız?

Çünkü karşımızda ne olduğunu bilemeyiz. Ne ile karşılaşacağımızı kestiremeyeceğimiz için korkunçtur, ister çok tatlı bir tavşan olsun, atıyorum, o geldi aklıma şimdi.

Tavşandan da korkmamıza neden olur karanlık. Bu karanlıkta bu tavşanın işi ne?

Sorular sorular sorular...

İşte gelmeye çalıştığım noktayı görüyor musunuz?

Bir sorulardan korkuyoruz. Sorulardan korktuğumuzdan da cevap arama peşinde olmadan uzak duruyoruz, pis diyoruz, kedi gibi.

Soruların cevapları peşinde koşmaktansa uzak durmak, karanlığa hiç girmemek bize kolay görünüyor ve tahmin edeyim siz de bunu yapıyorsunuz.

Evet başlığa dönmem gerekirse, blogumu açtığım zaman, başlığı bu yüzden "Karanlığa Yolculuk" koymuştum.

Karanlığı öğrenmek için, en azından karanlığı aydınlatamasam da karanlığımı aydınlatmak için:

Karanlıktan korkmamak için.


Karanlık = Bilgisizlik

Bilgili olmak istedim, bilmek istedim, öğrenmek istedim.

Sonradan blogumun adı "A Journey In The Darkness", "Karanlıkta Yolculuk" oldu.

Aydınlanmaya başladım, bilmeye ve yine karanlıkta yolculuğuma devam ettim.

Çünkü karanlığı alt etmek mümkün değil, o her zaman orada olacaktır.

Bilginin böyle çeldirici bir yanı vardır, yani sınırsızdır kendisi.

Sınırı olmayan bir şeyden de daha çok korkarız. Çünkü insan çevresindekileri nesne haline getirmelidir ki, nesneleştirmelidir ki yerini bilsin.

Çevresini ya kendisine katar, ya ondan uzak durur, ya da kendisini, kişiliğini ele vermekten çekineceği için kaçar.

Sonra sonra karanlıkta yolculuğuma devam ederken, neden ne oldu da başlık değiştirme girişimine girdim.

Çünkü insan ne kadar bilgilenirse o kadar gelişiyor ve değişiyor. Bana da bir yenilik, bir değişim gerekti.

Hint Felsefesine göre mesela, başlangıç her zaman oradadır, ama insanın hazır olması gerekir. Yani ben bir şeye başlayacağım, değişime başlayacağım dese de bu yersizdir, ya da gereksiz. Çünkü değişimin gerçekten başlaması için hazır olduğunu hissetmesi gerekir insanın.

Yine Hint Felsefesi der ki olan her şey olması gerektiği gibi olmuştur, olur, olacaktır ve bu haliyle de mükemmeldir biz onu öyle görmesek de. Olmuş her şey başka şekilde olamazmış, zaten olabilirliği en üst düzeyde olmuştur. Kaderci kesim buna kaderde ne yazarsa o olur der.

Adını ne koyarsanız koyun, bence de olan her şey o şartlar altında olabilecek en doğal haliyle olmuştur. Başka bir şekilde olması mümkün değildir.  O zaman hint felsefesinin kuralına uymalı, olan şeyleri değerlendirirken üstüne neden öyle olduğu yerine, öyle olması neyi etkiledi, nasıl bir sonuç doğurduyu sormalıyız.

Yani ne, niye oldu değil; böyle olmasının bana etkisi ne? sorusu sorulmalı.

Blogun başlığını sonra, "İlkelliğe Dönme Çabası" yaptım. Neden bu?

Bir düşün.

İlkelliğe neden dönmek ister ki birisi? İlkellik nedir?

İlkellik bilinmemezlik zamanıdır, her şeyin daha basit ve kolay olduğu zamanlar. Yani bilginin özünün yeni yeni öğrenildiği ilk zamanlar. Gelişime açlık.

İlkelliğe dönme çabası, o zaman, bilgelikten uzaklaşmak, ya da bilgiden daha önceye gitme isteği midir?

Böyle düşünülmesi muhtemel, ama bu değil işin özü. İşin özü, öze dönme arzusu.

Öze, çekirdeğe ulaşmak.

Yani insanın kimliliğini ortaya çıkarması için özüne bakmalı, geçmişine.

Yani bu başlık geçmişe dönüş gibi, geçmişe dönüp de neyi doğru ya da neyi yanlış yaptığını sorgulama dönemi.

Şimdiki yeni başlığım "Kişi Olma Yolculuğu". Şimdiki evrede de Kişiliğin ne olduğu, nasıl oluştuğu, ne yapmak gerektiği, ilişkinin ne olduğu, insanlar arasında neden ilişkiler kurulduğu, ya da nasıl kurulduğu, kurulması gerektiği üzerine yazacağım. Şimdi böyle diyorum da şimdi attığım bişi bunlar, ama sanırım benim başlığımı değiştirmem hissetmemle alakalı, değişimi hissetmek.


Sen hissetmiyor musun içinde bir şeyler değişmeye başladığı zaman?

Nature

Nature
Do not go where the path may lead, go instead where there is no path and leave a trail.