18 Şubat 2012 Cumartesi

O Akşam




Uyanışa İki Kala

Her zamanki gibi arkadaşlarıyla Taksim’de bir kafeye gidip bir şeyler içmek dertleşmek istedi o öğlen.  Çok yorgun da değil de, hatta çok iyi de hissediyordu. Sanki bir şeyler olacakmış gibi. Dertleri canını sıkmıştı son zamanlarda. Yakın arkadaşlarını aradı. Tüm ayarlamalar yapıldı, akşam 8’de o kafede bulaşacaklardı. Günlük sıradan işlerini ustalık ve ivedililikle halledip akşam için hazırlanmaya koyuldu. Bu akşamın diğer akşamlardan bir farkı yoktu aslında; ama her nasılsa o farklı hissediyordu işte.

Hazırlandı, öyle özel bir süslenme içine düşmedi. Banyo aldı. Kaynar suda arınmaya çalıştı kirlerinden. Denedi ve başardığını düşündü. Soğuk zemine bastığında irkildi ilk, sonra havlusuna koştu.  Temiz kıyafetlerini çıkardı gardolabından, giyindi, kuşandı, süslendi. Rujunu sürerken eli kaydı ilk, hayırdır acaba dedi, gülümsedi geçti. Bir heyecan kaplıyordu kalbini. Günlerden Cumartesi’ydi. Taksim de amma kalabalık olurdu bugün. Hava da çok güzeldi. Kuru ve sıcak esen bir sonbahar günüydü.

Taksim’e giden dolmuşlardan birisine attı kendini. Sanki dolmuşta o akşam kadın günüydü. Tek erkek şöfördü. Hızlıca cıvıldayarak konuşan kızlar ve iyi giyinimli kadınlar doldurdular dolmuşu. Çok zaman geçmeden ayrıldılar duraktan. Cumartesi olmasına rağmen yolda trafik yoktu ve dolmuş süratle yol alıyordu. Bir anda karşılarına sağ şeritten bir araba atıldı. Dolmuş yoldan çıkmamak için kıvrandı adeta. Sonra rahatsızlık çınları çaldı dolmuşta. Herkesin yüreğine inmişti o an. O, gergin havaya rağmen istifini bozmadan camdan arabaları izlemeye dalmıştı. Belli bir zaman sonra Taksim’e varmışlardı işte. İndi arkadaşlarıyla buluşmak için, hızlı adımlarla ilerledi insan kalıntıları arasından. Bir tetris ekranını andırıyordu Taksim, yolda boşalan alanlara aniden yeni insanlar doluyordu.

İnsanların arasından sıyrıla sıyrıla varmaya çalıştı buluşma noktasına, cebelleşti adeta. Tam da o sırada arkadaşı aradı. Yoldayım geliyorum, az kaldı dedi. Gözünü yoldan ayırmışlığın verdiği dikkatsizlikle gelen treni görmedi ilk. Telefonu düşürecekti az kalsın. Sonradan kenara çekildi. Trenin arkasına takılmış küçük çocukları gördü. Sanki bir şeyi başarmışlığın ışıltısı vardı gözlerinde, gülüyorlardı. Eğleniyorlardı belli ki.

Az sonra uzakta arkadaşlarını gördü. El sallayası geldi nedense buradayım dermişçesine. Sonra buluştular ve girişin hemen yanındaki masaya oturabildiler. Cumartesi olmasına rağmen Asmalımescit’te hem de adı duyulmuş bu kafede yer bulabildiklerine sevindi. Hem de böyle bir yer. Sigara içtiklerinden burası bu gün için bulunabilecek belki en güzel yerdi onlar için, diye düşündü. Kırmızı minderlerinin yanında üstlerinde de güzel bir ısıtma sistemi vardı. Üç kızdılar. Başladılar ondan bundan konuşmaya. İlk aç olduklarından bir şeyler yemek istediler. Çok geçmeden yemekleri geldi içeceklerinden önce. Biracı bir gruptu bunlar. Birisi hatta yemek öncesinde çabucak bitirmişti birasını. İkincisini istedi yemeği geldiğinde.

Uzun uzadıya sohbet ettiler. Hadi birilerini keselim dedi beyaz şapkalı arkadaşı. O sırada da onun gözüne birisi takıldı. Yan masayla ilgilenen garson çocuk. Sanki kafenin sahibiymiş gibi samimiyetle gülümseyip kokteyller öneriyordu. ‘’Birayı her yerde içersin, buraya gelmişsin, bizim bir kokteyllimizi dene bence. Önerebileceğim çok güzel bir tane var.’’  O an kırmızı paltolu arkadaşı bir şeyler söyledi; ama o hiçbir duymadı. Odağını kaybetmedi. Sonra kendine geldi. Efendim, dalmışım? dedi. Sana verdiğim broşürü okudun mu? diyorum, hani dönecektin bana n’oldu cicim? dedi. Bir an neden bahsettiğini anlamasa da 29 Ekim’de yapılacak yürüşüyle ilgili öğrenci kolektifini anlatan kağıdı anımsadı masasındaki. Bir göz gezdirdim, unutmuşum yoğunluktan haber vermeyi canım, tabii gelcem ben de. dedi.

Bir süre sonra yemekleri kalkmış dördüncü içeceklerini sipariş edeceklerken o çocuğu kesmeye başlamıştı; ama sanki diğerlerine hissettirmemeye çalışıyordu sahiplenircesine. Baktı baktı. Sigara içişine bile dikkat etti. Çarpılmıştı belli ki. Her elini ağzına götürüşünde sanki içine çektiği sigara değil de kendi dudaklarıydı. Garson geldi ve yeni siparişlerini sordu. O o çocuğun adını sormak istedi çaktırmadan; ama çekindi bir an. Şans eseri o anda başka bir garson kendisine seslenmişti. Adını öğrendi. Adı bir anda sevimli ve sıcak geldi ona. Sipariş bekleyen garsona dönüp yan masaya sipariş edilen içkiyi gösterip kendisinin de onu denemek istediğini söyledi. Hay hay efendim diyen, garson hızlıca yan masadan kalkan ele doğru yöneldi. Lavaboya gitmek için kalktı, sendeledi ilk başta. Bacağı uyuşmuştu.

Aynada kendine biraz çekidüzen verdi. İşte olmuştu, tüm gün hissettiği şey buydu demek. Heyecanlandı. Lavabodan çıkıp etrafa bakınarak masasına ilerledi. Baktı, o yine ordaydı. Arkadaşlarına fark ettirmeden onun yanına gitti ve ‘’Kaçta çıkıyorsun?’’ dedi utanmadan alkolün de vermiş olduğu cesaretle. Bunu üniversite yıllarında hem macera olsun diye hem de seks tecrübeleri edinmek için tekrarlamıştı. En azından şansını denemişti. Neden yine kendini birkaç sene genç hissetmeyecekti ki? Yine güzeldi, yine alımlıydı ve yine sevimliydi.

Geçen süre içinde garson arkadaşı o çocuğa kendisinin adını bir kızın sorduğunu söylemişti bile. O da herhalde bir arkadaşının kafede olduğunu düşünüp etrafa bakınmış, merak etmişti. Kendisine yöneltilen soruyu beklemiyordu açıkçası. Garson çocuk aldırmadı başta, güldü geçti. Sonra aklında yer etti bu soru. Böyle bir sorunun bu tarz bir ortamda geldiği anlamları aklından geçirdi. Hiç mi hiç beklemiyordu bunu. Şaşırdı, sevindi, hayal kırıklığı yaşadı. Çok ucuz bir soru bu, diye düşündü; ama kendisini bu soru içinde boğulmuş buldu sonrasında. Şehvet duydu. Kızı aklından geçirdi. Ne yapıyorum ben, diye eleştirdi kendisini. Kız ortadan kaybolmuştu.

Arkadaşlarının yanına geri döndü. Neden bu kadar uzun sürdü dönmen, sorusu çevrilince kendisine o dayanamadı. Bir çocuktan etkilendiğini, bu çocuğu anlattı, garson çocuğu. Gösterdi farkında olmadan parmağıyla. Burslu yüksek lisans yapıyordu. Eskisi gibi dışarı çok dışarı çıkamadığından yakındı. Eskiden yaşadığı duyguları tekrar yaşamak istediğinden söz etti. Hissettim, dedi. İstiyorum, dedi. Yakın arkadaşı olan beyaz şapkalı, Şansını denemelisin o zaman kızım, dedi. Bir diğer içkilerini içerlerken çocuğun kendisini cevapsız bırakması geldi aklına. Korku sardı etrafını ilk, reddedilme korkusu. Cevapsız kalmasına üzüldü sonra. Sanki hiç derdi yokmuş gibi, bir anda en büyük derdi bu çocuk oldu. Çok abarttı belki onu. Görüntüsü cezbetmişti. Felekten bir günah gecesi yaşayacaklardı. İstediği buydu. Nerede nasıl olduğu önemli değildi. O an için önemli olan gerçekleşmesiydi. Gerçekleşecekti, biliyordu.

Saat 12’yi vurmuştu. Arkadaşlarından ayrıldı. Çünkü o kalacaktı. Emelini gerçekleştirmek için ayak direyecekti. İçmeye devam edecek ve sarhoş olacaktı. Onunla en azından biraz daha konuşabilmek adına orada bulunmalıydı. Bir daha yanına gitti o’nun. ‘Kaçta çıkıyorsun demiştim, beni takmadın,’ dedi. Bu sefer karşılık aldı ve gözleri canlandı. Olumlu cevap aldığını düşündü. ‘Geç çıkarım bugün haftasonu, 3-4’. Garsonun sesinde başından savmaya çalışırmış gibi bir hava vardı. O da etkilenmişe benziyordu. Kendisini erkek gibi hissetmek gurur duymak istedi belki de. Kendisine ilgi gösterilmesinin hoşuna gittiğini inkar edemezdi.

Garson çocuğun sevgilisi vardı. Sevgili olma yolunda ilerlediği, sevdiğini düşündüğü birisi vardı. İşten her çıkışında günün yorgunluğunu attığı, gününü paylaştığı sevgilisiyle bir şeylerin ilerlediğinin farkındaydı. Peki sadık kalabilecek miydi? Bu sarhoş kızı başından savabilecek miydi? Yoksa ihanet mi edecekti duygularına? Anlık hazza yönelik de yanlış bir şeyler mi deneyecekti?

Arkadaşları gittiği için kendisi de ayakta içmeye başladı. Girişte duran sobada ısınıyor, sigarası eşliğinde biralarını içiyordu. Cevap almış olması onu o kadar rahatlattı ki kendisini ıslak zemine bırakmak geldi bir an içinden. Çocuğun sesini duyduğunda zaten eridi, ayak bağlarının çözülmüş olduğunu hissetti. İşini yaparken ona engel oluyordu. Bir şeyler söyleyip duruyordu. En son ‘’Bekleyeceğim sen çıkana kadar,’’ dedi.  Garson çocuk ‘’Bekleme’’ diyemedi. Cevap vermedi.

Cevap vermemesinin kendisine iş attığını gösterdiğini düşünüp mutlu oldu. Evet, o an mutluluğu tattı. Saf mutluluk. Tek hissettiği de oydu çok sarhoş olmasına rağmen. Ayakta duracak hali kalmamıştı. Sallanıp duruyordu sürekli. Dengesini kaybetmişti.

Saatler geçti. Sokak ıssızlaştı, sessizleşti. Hava daha da serinleşti. Güzel hava birden kaybolmuştu. Kasvetli kaşları çatık bir bulut vardı tepelerinde. Yağmur yağacak gibi değildi; ama ay’ı engelliyordu. Ay’ı görmesini engelliyordu. Garson çocuk sigarasını içerken ara sıra bakardı ay’a. Bu sefer göremedi.

Gece 4’ü vurdu saat. Sokakta artık çalışanlar dışında bir kendisi kalmıştı. Garson çocukla sohbet etmeye çalışıyor kendisine sürekli sorular soruyordu:

- ‘’Kaç yaşındasın?’’
- ‘’Kendini ağırdan mı satarım diyorsun?’’
- ‘’Sigara içer misin?’’


Artık herkes gitmişti. Kafe çalışanları kafeyi topluyordu. Dışarıdaki masalar içeri alınmıştı. O, çocuğu bekliyor kenarda duruyordu. Çalışanlar da ona bakıp kendi aralarında konuşuyorlar gibiydi. Garson çocuğun da gururu okşanmıştı. Bu hoşuna gidiyor gibiydi. Erkek adamdı, duygulardan kime ne, göstermeliydi kendini, kızla vakit geçirmeliydi.

‘’Kendini ağırdan mı satarsın?’’ sorusu geldi garson çocuğun aklına yine. Sadece bir gecelik bir ilişki. Satmak değil ki bu? Bir ihtiyacımı karşılayacağım sadece. Sevgilimle bunu yapamam. Onu seviyorum, ona değer veriyorum. Bu ucuz bir şey. Oldu bittiye getirsem ne olacak? diye düşündü. İçini saçma bir gurur bürüdü.

Garson arkadaşlarının da gazıyla gururuna şehvetine yenik düşecekti.
Çıkışta körkütük kızı evine götürdü. Kendisi sadece yorgun ve son derece ayıktı. Odasında ateşli anlar geçirdiler. Onun vücudu gibi vücut tatmamıştı daha önce. Pürüzsüz ve sıcak teninde gezdirirken ellerini daha da şehvet duydu. İştahla yemeğini yedi.

Garson görevini yerine getirdi. İstenilen hizmeti müşteriye sundu. Aldığı bahşiş de kabarıktı.

'Hands' Üzerine



Wing Biddlebaum'a bu adın verilmesi ellerinden kaynaklı. Kuşların elleri kanatlarıdır. O eller ya onları özgür kılar ya da tutsak... S. Anderson da ''Elleri rahatsız ve kıpır kıpır, sanki yeni özgürlüğüne kavuşmuş bir kafes kuşunun kanatlarını ilk çırpmaya başlaması gibi, ona da ismini veren buydu.'' der.

Elleri oynak insanlar görür müsünüz etrafınızda? Benim var düşününce aklıma gelen birkaç isim.

Bazı duygularını ortaya çıkarmak için kullanır bu insanlar ellerini. En azından bence öyle. Mesela bastırılmış duygularını, samimiyetlerini, belki de heyecanlarını...

Wing Biddlebaum, tarlalarda çalışan hızlı - belki de doğru kelime ''marifetli'' ellere sahip - , orta yaşı geçmiş, kendini halktan soyutlamış görünümlü sitem içinde kendi utangaçlığına gömülmüş eski bir öğretmendir.

Marifetli elleri sayesinde ve de utangaç yapısıyla sessiz sedasız hızlı iş yaptığından hor görülmez. Birbirinden çekinen insanların bir arada yaşadığı kasabada da ona karışan, onunla sohbet eden pek kişi olmaz.

Her fırsatta elleri salkım-saçak, gözleri fıldır fıldır yemiş ve çilekimsi bitkiler toplayıp tren yolundan dönen küçük çocukları izler.

İlk başta anlam veremiyorsun neden yapar bunu? Belki de düşünüyorsun ki birbiriyle şakalaşan küçük çocuklara özenir yalnızlığında; çocuğu olmadığından çocuk hasreti çekebilir; veyahut safça eğlenen toycuklardan haz mı alıyor dersiniz?

Kasabanın tek gazetesi olan Winesburg Eagle'ın tek bilgi toplayan ve insanlarla en çok ve sık iletişim kuran elemanı -röportajcısı- George Willard'dır.

George da bizim Wing ile konuşacak ve sırlarını öğrenmemizi sağlayacak yegane kişidir elbet.

Wing Biddlebaum'un öğretmen olduğunu da George'tan öğreniyoruz, geçmişinin ne olduğunu, bu kasabaya nasıl geldiğini, önceden neler yapıp nerede yaşadığını. Konuşabildiği tek kişi George'tur ve onunla karşılaşmayı, konuşmayı hep dört gözle bekler. Çünkü hisseder ki içinde bir şeyler pır pır ediyor.

Wing çocuklara ilgi duyan bir öğretmendir. Çocuk tacizcisi derecesinde olduğunu çıkarmadım ben yazanlardan; fakat öğrencilerine öğretirken sürekli sırtlarını sıvazlaması, saçlarıyla oynaması biraz fazla gibi de gelmiyor değil hani.

Wing erkek çocukları elliyor. Anderson'un öğrencilerini 'pupils' olarak nitelendirmesi kız ya da erkek olup olmadığını belirtmiyor gerçi. Ben George'tan olsa gerek genç erkeklere ilgi duyduğu çıkarımında bulunmuştum.

Kasabadan yaka paça kovulacak olan, okul bahçesinde bir velinin yumruklarıyla yüzü dağılan ve sonrasında ellerinde meşalelerle kasabaca evi basılan bu öğretmen küçük bir çocuğun bana dokundu, beni okşadı gibisinden lafları sonucunda bu duruma düşmüştür.

Öğretmeyi, çocuklardaki öğrenme ışığını gözlerinden gördüğünde temasa geçen ellerini tutmak mümkün değil.

Şimdilerde de Winesburg kasabasında da bu geçmişi nedeniyle ellerini sürekli çevresinden gizlemekte onları bir hayvanı terbiye edercesine dizginlemeye çalışmaktadır.

Gerçek ismi Adolph Mayers olan Wing, George ile konuşurken birden bire yanıp tutuştuğu hayalleri, gençlere öğretme aşkı belki de öne çıkar ve ellerini unutup da cesurca öne atılır. George'un yüzüne dokunur ve der ki: ''Bu ana kadar bildiklerini geride bırakmalısın. Hayal kurmayı öğrenmelisin ve çevrenden yükselen sesleri duymazdan gelmelisin.''

Epifan - anlık aydınlık - yaşadığı bu an geçince birden George'un yüzündeki elini görüp irkilir ve hiçbir şey söylemeden yanından ayrılır.

Cesareti yine kırılmıştır uzun süre sonra. Belki de eskide yaşadığı tatsız anılar canlanmıştır ve korkmuştur.

Elleri böyle kıpır kıpır olan insanları hiç bu açıdan düşünmemiştim önceden. George da Wing'in ellerinin hareketliliğinden haberli ve onlar hakkında neler öğreneceğini merak edip yaklaşmıştır belki de kendisine.

Ucube diye Anderson'ın karakterlerinde gönderme yapılan ya da çağrıştırması gereken mana, hayatlarında sadece bir doğruya bel bağlayıp bu doğruyu mutlak yaşam biçimi olarak gören ve buna ulaşamadıkları zaman da kendilerini somut alemden uzaklaştırmış kişiler olarak nitelendirilir.

Burada Wing'in (Adolph'un) George sayesinde kendisini bulup içindeki gücü ortaya çıkardığı görülür. Elleriyle bir şeyler iletmek istemesi olarak da görülebilir, gençleri ellemekten hoşlanan bunu normal olarak gören bir düşünce yapısına sahip olduğu da düşünülebilir kanımca; lakin George'la aydınlanma anını yaşayıp sonrasında kaçmıştır.

Sonradan masanın altına dizlerini çöküp yerdeki ekmek kırıntılarını bir kuşun gagasını hızlı şekilde kullanması gibi elleriyle hızlı hızlı ve gergin bir halde yer. Oda yarı aydınlıktır. Bu bence ellerini yine gizlemesiyle bağdaştırılabilir. Ellerini saklar gibi, masa altında hızlı hızlı kullanır. Aydınlıkta ya da masanın üzerinde değil de yarı karanlık bir ortamda ve masanın altında...

Bazı yerlerde masanın altındaki bu görünüşünün dua eden bir rahibi andırdığı söyleniyor. Bu açıdan bakacak olursak ve yine ışıkla bağdaştıracak olursa görevini yerine tam olarak getirmeyen (getiremeyen) yozlaşmış bir din adamı portresi çizebilir bence.

''Hands''in bir önemini vurgulamak isterim. Ben önemli buldum bunu:

Sherwood Anderson evli ve çocukludur. Bir gün yine iş yerinde çalışırken 'belki' karakterlerinde görülen bu epifan'ı yaşayıp birden her şeyi bırakıp sokoğa yola düşmüş. Uzunca bir yürüş yapmış. Sonrasında işini ve ailesini bırakıp uzaklaşmış ve yazmaya başlamış. İçinde bastırdığı bu yazma eylemini sürdürüp hiçbir şeyi takmazcasına eyleme geçmesi bence başarılı ve cesurca bir hareket.

Bu ''Hands'' isimli bölümü de bir oturuşta yazmış bu yürüyüşü sonrasında. Ve yazdıktan sonra bir harfi bile değiştirmeden olduğu gibi bırakmış. Üzerinde oynamadan böyle güzel ve gramer olarak da başarılı bölüm yazması yeteneğini gösteriyor bence.




(Sherwood Anderson'un Winesburg, Ohio kitabındaki 'Hands' bölümü hakkında)

16 Şubat 2012 Perşembe

Unutma Eylemi




İnsanlardan uzak olmayın.
İyi insanlar var.
Her zaman da iyi insanlar olacaktır.
Uzak olmanız gereken insanlar kötü ve olumsuz insanlardır.
Boş ve saçma insanlardır uzakta duracaklar.
Boş ve olumsuz insanların yakınında olduğunuz sürece onlara benzeyeceksinizdir.
Üzüm üzüme baka baka kararır.
Bu değişmeyecektir.
Yakın olduğun insanlara benzersin.
Aile de bir arkadaştır, bir üzümdür.
Anne ya da babaya benzemek sadece genlerle alakalı değildir.
Kim ile zaman geçirirsen onlaşırsın.
Ne okursan ona benzersin.
Ne dinlersen ona benzersin.
Ne yersen ona benzersin.
Ne ile çok zaman geçirirsen ona benzeyeceksin.

Boş ve yararsız işlerden uzak durma vaktidir.

Başarıya ulaşma yolu, başarısız insanlardan uzak olmakta, onları unutmakta yatar.

Hayat Zor Mu Testi

Kendisini üzgün, mutsuz, olumsuz hissedenler bir baksın hele birkaç sözüm var size.

Zaman diyerek bir giriş yapmak istiyorum. Varsayalım ki sen üzgünsün veya mutlusun. Gününü hangi ruh hali içinde geçirirsen geçir, geçen şey zamandır. Mutlu olarak geçirirsen emin ol daha güzel olacaktır. Bu üzgünlük yaşanmamalı demek değildir. Üzgün olacaksın, üzülmek de bir ihtiyaçtır; lakin, üzgün olmaman gerektiğinde böyleysen tam da ona dur demelisin işte.

Ciddi bir hastalığın var mı?
Yürüyebiliyor musun?
Herhangi bir engelin var mı?
Zeka geriliğin var mı?
Yakın zamanda çok yakın birisini kaybettin mi?
Gözlerin görüyor mu?
Burnun koku alıyor mu?
Kulakların duyuyor mu?
Dilin tat alıyor mu, sesinin çıkmasını engelleyen herhangi bir durum var mı? Konuşabiliyor musun?
Düşünebiliyor musun?
Dokunma duyun düzgün çalışıyor mu? Sıcakla soğuğu ayırabiliyor musun?
Sokakta mı yaşıyorsun?
Ülkende kıtlık var mı?
Yaşadığın şehir başka bir dış güç tarafından işgal altında mı?
Özgürlüğün kısıtlanıyor mu?
Her gün kelepçe altında mısın?
Her gün sadece parmaklıklar arkasında mısın?
Her gün yiyecek bir şeyler bulabiliyor musun?
Her gün suya erişimin var mı?
Her gün elektrik kullanabiliyor musun?
Her gün ısınabiliyor musun?
Kitap okuyamayacak kadar gözlerin kötü mü?
İstediğinde sıcak suyla yıkanabiliyor musun?
İstediğin zaman istediğini yiyebilecek gücün var mı?
Kanser misin?
Ölüm günün sayılı mı?
Yakında ya da her an ölümünü beklediğin birisi var mı?
Baban hayatta mı?
Annen hayatta mı?
Kardeşlerin hayatta mı?
Ailende ciddi hastalığı olan var mı?
Ailende zeka geriliği olan var mı?
Ailende herhangi bir engeli olan birisi yaşıyor mu?
Hayattan çok mu sıkıldın?
Para kazanmak için köleler gibi çalışıyor musun?
Geçinebiliyor musun?
Her akşam kafanı koyduğun bir yastığın var mı?
Her akşam üstüne örtebileceğin bir örtün?


Bu sorulara cevap verin, sonra konuşalım.

Can Öner ve Yüce Uluca



Yüce Uluca denilen arkadaş uzun süredir Can'ın içinde gizlenmiş olan 'persona'dır. Kendisini Can sananlar olmuştur. Kimi zamanlarda Can baskın gelse de çekik olarak hayatına devam etmiştir. Olayları izlemiştir sadece Yüce oynarken.

Yüce oynayıp oynayıp sürekli 'persona'sını öldürdü. En sonunda Can'ı da öldürmeyi başarmıştı; ama Can baskın olarak geri döndü ve birbirlerinden bağımsızlaştılar.

Yüce Uluca bir aydınlanmanın ürünüdür. Bir yeniden doğuşun hediyesi. Kendisi Can'ın kalemidir, kimi zaman da silgisi.

Can Öner özdür, Yüce Uluca ise üvey. Yüce bir kabuktur, Can ise çekirdek.

Can Öner olduğu gibi gelir, Yüce Uluca görüldüğü gibi.

Can Öner takmaz nasıl göründüğünü, Yüce Uluca takmıştır.

Yüce Uluca oburluktur, şehvettir, kibirdir, ölçüsüzlüktür, tembelliktir, öfkedir, kıskançlıktır, açgözlülüktür. Can Öner ise, arınmış saf bir varlıktır. Zamanında Yüce'nin yaptıklarına dur dememiştir. İzlemiştir, sadece seyirci olarak kalmıştır.

Yüce Uluca basit bir isim değildir. Adı üstünde Uluca bir Yüce'dir. Her şeyi görmüş geçirmiş değildir. En azından gördüğü geçirdiği şeyleri evrensel ve uluslararası olaylarla bağdaştırıp kendisini öznel olmaktan kurtarmaya çalışır.

Nesnel bir bilinçle olayları Can'ın doğrularıyla felsefeleri üzerine aktarma konusunda bir köpektir. Artık efendi olan Can'dır. Can Öner seyirci koltuğundan sahneye çıkmıştır.

Kutlu olsundu o zaman.

15 Şubat 2012 Çarşamba

The Choice You Made

Your presence will always remain
Dead or alive
The memories we had together
Will no longer live
It is what your choice is
In which I never speak to you in your any crisis

Will you remember the red dress you gonna wear?
Will you remember my sick face?
Will you remember the glasses I wore?
This world is a wonderful place

Will you remember the roses?
Will you remember the things I uttered?
Will you remember the time we aroses?
This world is a wonderful place to be inhaled

Will you remember the flowers in my hand?
Will you remember my name?
Will you remember the future we planned?
The world is waiting out there

I won't remember the red dress
I won't remember the flowers in my hand
I won't remember the future we planned
I will just love you in vain

Will you remember?
Will you recall?
I no longer care

SMS



All the rules do not apply when you are high in the sky.

Sen hayattaki sorumluluklarının bilincinde olan bir bireysin ve ne yaşarsan yaşa seni olumsuz etkilemesine izin verme. Bu çok yanlış olur ve çok pişmanlık duyarsın. Buna değmez inan. Hayatta başına gelenleri fazla sorgulama. Vardır bir neden, bir hayır. Hiçbir şeye hayatlarımızı derinden etkileyecek kadar değer vermemiz doğru değil. İnan buna.

Bilmem ki moralin bozuksa uyumak iyi gelebilir belki.

Bak buradayım ölmedim hala tutunuyorum senin için, annem için. Çok harika bir insansın sen kardeşim benim. Ben senin gibi olamadım hiçbir zaman. Asla kendini küçümseme. Bu yüzden, yaşadıklarımızın hiçbir önemi yok. Zor şeyleri başardık. Bundan sonra senden daha önemli bir şey yok. Buna göre yaşa. Buna göre davran. İstediğin her şeyi yap şu kısa hayatta. Ben olabildiğim kadar arkanda olacağım.

Hayatın her zaman zevk alınacak dalgalarla dolu, masmavi bir deniz gibi dupduru olsun. Hayat denen oyunda her daim kazanmak için oynaman ve kazanman dileklerimle. Seviyorum seni özgür adam. Böyle olduğun gibi seviyorum işte! İyi ki doğmuşsun kim ne diyebilir ki?

Yaptığın bu dönemde maneviyatını anlatmam mümkün değil. Sağ ol. Seni Seviyorum.

Selam. Uyudunmu?

Couple of mounts ago I said to myself that yea boy you’ll never be the same best friends again get used to it. And then I acted like it really finished. But it won’t, I hope. Just my imagination maybe but I don’t wanna give up on us, especially on you.

Vay baskaniaam… Ben kötü bir örneğim, ders al benden.

Cnm.bnm.seviorum.sni.hepsndn.cok.bunu.hc.untma

Sağol bebeğim senin de güzel bir yıl geçirmeni dilerim, aramıza dön artık yağmur
getiren çocuk.

Sağol canım 2012’nin sana da çok iyi şeyler getirmesini dilerim. Geç oldu; ama öpüyorumm.

Ya Can çok güzel olmuş, çok kıskandım. (=
Sen cidden yeteneklisin Can, süper kitap yazarsın.

Le Lettre De Motivation


Resim: Motivasyon: Eğer kürek çekmek için daha iyi bir neden varsa, o ne ben göremiyorum. (3.8 metrelik kayakta oturup da 4 metrelik büyük beyaz köpekbalığının size yaklaştığını izlemek oldukça müthiş bir tecrübedir.)
Düşünün, siz böyle bir durumda bile değilsiniz. İlla düşmek mi gerekir ayaka kalkmak için.


* Çalışma sonucu etkileyen, kontrolü bizde olan bir şeydir.

* Başarısızlıktan korkuyorsan iki katı daha fazla hazırlık yap.

* Başarısızlık kaygısı yetersiz hazırlıktan doğar.

* Başarısızlık korkusunu yenmek için, başarısızlığa ihtimal vermeyecek kadar çok çalış.

* En fazla bedeli ödeyen kişi en az başarısızlık riskiyle karşılaşacaktır.

* Unutma! ‘Çabalamak’ başarısız olma riskini, ‘Sevmek’ karşılık görememe riskini göze almaktır.

* Olduğun yerde durarak olmak istediğin yere varamazsın!
* O halde, ne duruyorsun?

* Üşenme, Erteleme, Vazgeçme!

* Sınırsız sayıda denemeyi göze alabildikten sonra, başaramayacağın şey sayısı çok azdır. O halde, kalk ve yap.

Shark Eating Shark



Photo by Daniela Ceccarelli


National Geographic has released this soon-to-be classic photograph of one shark eating another shark whole.
The photo comes from Daniela Ceccarelli, of Australia's Research Council Center of Excellence for Coral Reef Studies.  Ceccarelli was working with fellow researcher David Williamson on conducting a "fish census" off Great Keppel Island, part of the country's Great Barrier Reef. That's when Ceccarelli thought she spotted a brown-banded bamboo shark hanging out near the ocean's floor.
"The first thing that caught my eye was the almost translucent white of the bamboo shark," Ceccarelli told National Geographic in an email. Instead, as Ceccarelli moved in for a closer look she noticed a camouflaged wobbegong shark emerging from seclusion with the same bamboo shark partially wedged inside its jaws.
"It became clear that the head of the bamboo shark was hidden in its mouth," she said. "The bamboo shark was motionless and definitely dead."
As the New Scientist explains, Wobbegongs, aka carpet sharks, are silent predators, waiting at the bottom of the ocean floor for their pray to pass by. And as stunning as this photo may be, it's not uncommon for Wobbegongs to devour such large meals. Like several kinds of snakes, the Wobbegong has a dislocating jaw and rearward-pointing teeth that help it consume disproportionately large prey.
Although Wobbegongs bite humans with some regularity, these usually aren't actual attacks where the shark is hunting for prey. Rather, these bites tend to be more of a defensive reflex after the shark itself has been assaulted, usually by someone unintentionally stepping on it.
While shark attacks were down in the U.S. last year, deaths from shark bites more than doubled worldwide with 12 reported deaths all happening outside of the U.S. However, Florida still led the overall national count for most attacks, with 11 of the 29 attacks reported inside the U.S.
"We had a number of fatalities in essentially out-of-the-way places, where there's not the same quantity and quality of medical attention readily available," George Burgess, director of the Shark Attack File, told Gannett. "They also don't have histories of shark attacks in these regions, so there are not contingency plans in effect like there are in places such as Florida."


14 Şubat 2012 Salı

Senaryomsu


Ayça dizleri titrek vaziyette sandalyenin ucundan sallanıyordur. Odanın ışığı gözünü yakıyor yerli yersiz bir şeyler mırıldanıyordur.

AYÇA:  ‘’Ceren nerede, nerde o kaltak? Arasan şunu, niye aramıyosun oğlum?’’

Burak aynı anda Ayça’nın yanında ayakta dikilmiştir, Ayça’nın telefonunu kurcalıyordur. Sanki önceden hiç telefon kullanmamıştır. Üstü başı dağılmış, yarı dalgın bir telefon ekranına bir de sokaktan geçen arabaların odanın içinde yansıyan ışıklarına göz gezdiriyordur.  Oysa bu akşam hayal ettiği hiç de bu değildir; burada bu şekilde bulunmak, bu olayları yaşamış olmak. Tiksinti duymuştur bir an. Karnında bir sızı, başı bulanık, hafızasını zorlar…

Aklına son bir saatte yaşadığı olaylar bir anda gelir.

BURAK:   ‘’Aslında kuantum fiziğinin kanıtlamaya çalıştığı da tam budur işte!’’

AYÇA:   ‘’Yeter be kuzum cidden, kafamızı dağıtalım dedik, sen kafamı ütülemeye başladın. Biraz kafamız iyi olsun. Hadi şerefe!’’

Ayça gözünü kısmıştır barın loş ışığında. Etrafa göz gezdirir. Üniversiteden eski bir arkadaşı takılır gözüne. İstemese de alkolün de etkisiyle seslenmekten kendini alamamıştır .

AYÇA:  ‘’Aha bak kim varmış burada?  Ceren! Ceren!’’

Elini sallar uçuşan sinekleri savuşturur gibi. Kızıl saçlı, uzun boylu, alımlı, sanki tiksinircesine gözlerini bir anda Burak’a çevirmiş gülümseyen bir kız silüeti elinde kokteyl dolu bardakla Ayça’ya doğru yaklaşır.

CEREN:  ‘’Balım sen buraya gelir miydin? Gel bir sarılayım sana.’’

Ayça ile kuçaklaşırlar, Ayça Ceren’e yetişmek için parmaklarının üstüne basmıştır. Ceren’in elbisesindeki büyük siyah düğme suratını acıtır. O anda Ceren’in kendisine fısıldadığını fark eder.

CEREN:  ‘’Bu yakışıklı kim kız?’’

Ceren’in sesi kıskanmışçasına heyecanlı gelmektedir. Ayça bir an soğuk soğuk gözlerine baktıysa da bozuntuya vermez. Ceren’i gösterircesine elini havaya kaldırır.

AYÇA:  ‘’Sevgili nişanlım Burak, bu benim üniversiteden arkadaşım Ceren. Hani bir ara beraber kaldığımızı söylemiştim aynı evde. İşte tam kendisi.’’

Kısa bir merhabalaşma sonrası Ceren konuşmaya devam etmiştir. Bu arada da bar dolmaya başlamıştır. Yanıp sönen lamba ışıkları Ayça’nın gözünü kamaştırmıştır. O da Ceren’in boyunu kendisine siper etmiştir. Ceren de sürekli yeni gelenleri sahiplenirmişçesine kapıya doğru bakınmaktadır.

CEREN:  ‘’İşte balım, sonra bir bakmışsın kendimi bu işte buldum. Hafta sonu da böyle kaçamaklarla eğlenip coşmaya devam eskisi gibi. Bak benimki de geliyor.’’ Elini havaya kaldırmış kapıya doğru iki hareket yapar. ‘’Buraya buraya!’’

Kapıdan uzun saçlı kapşonu kapalı bir karaltı gelir. Ceren’e bir öpücük kondurur. Saygısız ve soğukça Ceren’in konuştuğu kişileri görmezden gelmiştir. Bu kişi Deniz’dir.

CEREN: ‘’Balım bunlar, Ayça, benim arkadaşım, bu da nişanlısı Burak. Ayçacım Deniz de sevgilim.’’

Deniz yine görmezden gelircesine bir süzer ikisini. Soğuk bir ses ile ‘’Selam’’ der.  Ceren’e dönüp ‘’Ben arkaya geçiyorum fıstık’’ der, Ayça’lara iyi eğlenceler dileyip soğuk bir suratla yanlarından ayrılır. Ceren de bir süre sonra yanlarından ayrılır. Uzaklaşırken ayakta pek duramamaktadır. Burak ‘’İçkidendir herhalde’’ diye içinden geçirir.

Yarım saat sonra konser başlar. Konser alanı hınca hınç dolmuştur. Göz gözü görmez. Işıklar sönmüştür. Ayça ile Burak öpüşürler. Grup sahneye çıkar ve sesli bir şekilde şarkılarını çalmaya başlarlar. Burak astigmattır sahneyi net göremez; ama sahnedeki bateristin simasını tanır.

Konser alanının neredeyse tavanını çökertecek gürültüde müzik yapar grup. Hatta tavandaki bazı taşların düştüğü olmuştur. Herhangi bir tadilat yapılmamıştır ne zamandır.

Konsere ara verilmiştir. Deniz terli terli Ayça’ların yanına gelir. Ayçalar biraz geri çekilir. Bir şeyler söyler, sesten duyulmaz.
‘’Ayça’ydı değil mi? Ceren’e ulaşamıyorum da gördünüz mü? Demin buralardaydı’’ der. Sorusunun cevabını alamadan kafasına  tavandan taş düşer. Yere yığılmıştır.

Ayça şok olmuş dizlerine çöker. Burak Deniz’i kucağına alır, Ayça’ya bağırarak arabaya koşmasını söyler. Etraftakiler kendilerine çarpmış olduklarından Burak’lara hor görürmüşçesine hırlarlar.

Burak Deniz’i arka koltuğa yatırır. ‘’İyi ki az içmiştim.’’ Diye geçirir. Titreye titreye gelen Ayça’yı arabaya sokar. Kendisi de sürücü koltuğuna kurulup el çabukluğuyla arabayı çalıştırır.

En yakındaki hastanenin Acil’ine ulaştırırlar Deniz’i; ama kendisinde midir değil midir akıllarında hiçbir cevap yoktur.
Hasta kaydında ismini hatırlayamazlar.

BURAK: ‘’D’li bir şeydi ama?’’

Bu olaylar yaşandığında Ceren barda başka bir erkeğin kollarında sızmıştır çoktan.
Burak Ayça’yı sakinleştirmeye çalışır. Ayça hala şoktadır. Hastanenin koridoruna kusmuştur. Ayça küfürler savurur Ceren’e geçmişteki kavgalarını anımsayıp. Sonra midesini tutar biraz daha kusmak için zorlar kendini. Bu sefer hedefinde nöbetçi doktor vardır. Nöbetçi doktora midesinin yıkanması gerektiğini söyler. Doktor takmayınca çıldırır ve akıl almaz küfürler eder. Burak’a döner. ‘’Benimle kal, onun gibi terk etme beni. Onun kanı elimdeydi. Ondan şok oldum. Bir şey yapamadım. Benimle kal.’’ der.

Burak  kafasını sallar, bir anda aklından geçen olaylar sonrası sandalyede sallanan nişanlısına bakar. Koridora çıkıp Ceren’i aramaya çalışır. En sonunda telefonunu bulmuştur. Ceren’den ses seda çıkmaz. Bir süre Deniz’in odasının kapısından bakar. Bir şeyler göremez, oturur bekler. Birkaç saat sonra doktorlar nihayet içeriden çıkmışlardır. ‘’Şu an durumu sabit, kafasına aldığı darbe sonrası kafasında bir yarık açılmış ve yere düşerken de burnu kırılmış. İki taraftan aldığı darbeler nedeniyle çok kan kaybetmiş. Bir beyin travması geçirdiğini söyleyebilirim. Şu an için beklemelisiniz. Biz kendisine kan naklediyoruz. Gerekli olan her şeyi yapacağız.’’

Midesi bulanan Burak, kendilerine teşekkür edip nişanlısının yanına döner.
Rüyadan uyanan Ceren, kendisine birilerinin seslendiğini fark eder. Kafasını çevirdiğinde eski arkadaşı Ayça’ya benzeyen bir kızın el hareketi yaptığını fark eder. Yanında da yakışıklı ve sakallı birisi vardır. Yanlarına gider.

CEREN: ‘’Balım sen buraya gelir miydin? Gel bir sarılayım sana.’’

13 Şubat 2012 Pazartesi

Maddesel Yanılgı

İnsanlar maddeci, materyal, fiziki yaşamın düşündükleri, bekledikleri, hayal ettikleri kadar değerli ve güzel olmadığını ne zaman anlayacaklar acaba merak ediyorum.

Parayla al elbise, kıyafet, makyaj, araba, yemek...

Güzeldir alabilmek bir şeyler; ama asıl güzel olan bir şeyleri alabilebildiğini görebilmektir. Sahip olmaktan öte, sahip olabilme duygusu. O heves, beklenti, olumlu dilekler...

Manevi hayatla illa ki din'in akla gelmesi gerekmiyor. Dine bağlı ol ya da olma maneviyat çok daha önemli ve özel bir şey.

Mal, mülk sahibi olmanın önemli ve ebedi olduğu düşünce yapısı ne kadar değerli ise, hasta olan insana hasta gözüyle bakmak da o kadar değerlidir.

Para sahibi olmamanın güzel yani her şeye ulaşamamaktır. Ulaştığında duyduğun haz ise çok güzeldir. Söz konusu olan emektir, uğraşıdır çünkü.

Çaba sarfetmek çok önemli bir meseledir. İstediğin kadar kitaba sahip ol, onlar sana sahip olmadan sahibi olamayacaksın onların.

Bendeki bu aşk olmasaydı, bendeki bu bakış açısı olmasaydı
Senin güzelliğin, senin varlığın beş kuruş etmezdi

Parayla satın alınamayacak şeyleri satın alabildiğin nicelikte nitelik kazanacaksın.

Doğallık



Sebze meyve severim
Köy ortamında yetişmiş
Rengarenk biçim biçim
Canlı
Toprak ve yaprak kokulu
Yağmur gübre konulu
Tadı da nefistir
Tatlı ekşi çiğ sert sulu

İnsan da olmalı ya
Doğallığıyla onları severim
Doğal ortamında yetişmiş
Rengarenk biçem biçem
Canlı kanlı
Toprak ve yaprak kokulu
Yağmur kar güneş gökkuşağı konulu
Tadı da nefistir ve eşsiz
Tuzlu tatlı naif şive-ağız ruhlu

12 Şubat 2012 Pazar

Kilo Vermenin Yolu - 2


Merhaba yeniden, ikinci adım öncesi biraz duygularımızdan bahsedeyim. Kilo almak çoğu zaman istemediğimiz ve farkında olmadığımız bir durumdur. Yemek yemek güzel bir şey lanet olsun ki. Güzel çünkü kendimizi iyi hissetmemizi sağlıyor. Yemek yemek bir ihtiyaç ve bir ihtiyacımızı karşılayabildiğimizi hissetmek bizi iyi hissettiriyor. Özellikle de lezzetli şeyler yiyebiliyorsak, tatmin duygusunu daha dolgun yaşarız. E insan kendini iyi hissediyorsa, hep iyi hissetmek için hep lezzetli şeyler yemek ister. Çünkü bilinçaltında öyle bir yer etmiştir ki önceden lezzet aldığın şeyleri tekrar tekrar yaşamak istersin ‘’vücudunun belki gerçekten ihtiyacı olmasa da’’.

İşte ayırt etmemiz gereken şeylerden biri de bu noktada ortaya çıkıyor: Yemek yeme sebebimiz bir ihtiyacımızı gidermek mi yoksa kendimizi iyi hissetmek mi?
Eğer ihtiyaç olarak bakarsak yemeğe, vücudumuzu güçlü hissetmek için gerekli olan enerjiyi bünyemize dahil etmek olarak algılamalıyız. Aslında budur sahip olmamız gereken bakış açısı. Yemek sadece gün içinde vücudumuzu tam ve düzgün olarak kullanmamız için gerekli olan bir araçtır. Amaç olarak baktığımızda işte kilo alıyoruz. İyi hissetmeliyim diye düşünüp bir şeyler yersek amaç olur.
Size bir şey söyleyeyim mi, yemeğe hem araç olarak bakıp hem de iyi hissetmek ister misiniz? 

Cevap açık tabii ki, evet!

Buraya döneceğim, öncesinde kısaca bir şeyler diyeceğim. Fast food ya da doğal olmayıp ev yapımından uzak olarak üretilen ve içeriğinde ‘’şeker, sakkaroz, glikoz, mısır şurubu’’ olan her ürünün bizi yedikten sonra iyi hissettirmesine rağmen belli bir süre sonra çaresiz ve olumsuz hissettirdiğini biliyor musunuz?

Herhangi bir marketten alacağınız bir ürünü alırken İçindekiler kısmına bakarsanız eğer, göreceksiniz ‘’şeker, sakkaroz, glikoz, mısır şurubu’’ bulunur. Bu ürünler sizi anlık hazlarla kandırsa da belli bir süre sonra -düşünün içinde kafein, nikotin gibi bağlayıcı maddeler- olmasa da sizi kötü hissettirecektir.
Bunun nedeni vücudumuzun doğal ve sağlıklı bir müessese olması ve aldığımız bu ürünlere karşı yabancı kalmasıdır. Vücudun bunları tanıması, yakması, ayrıştırması daha uzun zaman alır. Uyuşturucu madde almak gibi bir şeydir aslında yediklerini seçmek. Haz almamızı sağlayan şeyler beynimizi, vücudumuzu uyuşturuyor, ve sonrası için yeniden almamız için bize tuzak kuruyor!

Hep çıkıp da söylüyorlar ya doğal şeyler yiyin vıdı vıdı… geveliyorlar bir şeyler. Bize söylenmesi gereken şey, öğrenmemiz gereken şey koca bir ‘’Neden?’’. Neden doğal şeyler yemeliyiz? Bunları söylemezsen her şey askıda kalır, tam oturmaz.
Buna işin mantığını kavramak da denir. Mantıklı açıklama sonrası yapacakların senin tercihindir; ama mantıklı açıklama yoksa mantık olmayacaktır ve bildiğini okumaya devam edeceksindir.

Öyleyse öğrendiğim süper bir bilgi varsa o da budur: Vücuduma doğal şeyler sokmalıyım. İçinde ‘’şeker, sakkaroz, glikoz ve mısır şurubu’’ (Baş harflerini alalım bunların ş,s,g,m ve hatırlamamız için şasagam diye bir kelime üretelim ya da uzatıp da Şu Sağlıksız Güzel Mal da diyebiliriz) olan ürünleri kısıtlı olarak kullanmalıyım. Mümkünse, hiçbir zaman kullanmamak daha harika bir fikir.

Fast food’un çıktığı, obezitenin tavan yaptığı Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, diyetisyen ve sağlıklı yaşam kurumlarından neredeyse hiçbir doktor fast food yemeyi önermiyor. Öneren azınlık kısım ise ayda yılda bir kontrol altında tutularak kullanılmaları gerektiğini söylüyor. Bu yazdığımı ikinci kez okuyunca sanki çok tehlikeli bir şeyin kullanma kılavuzu gibi yazmışım.

Biliyor musunuz, gerçekten öyle! Fast food çok tehlikeli bir yabancı madde her ne kadar tanıdık olsak da.

Fast food’a neden yöneliyoruz? Bunun cevabı çok açık. Hızlı olması, yemeğe çok zaman ayırmadan günlük koşturmaya devam etmemiz gerektiği; ama böyle mi bakılıyor gerçekten? Hemen yiyim gideyim diye mi bakıyoruz, yemekle çok mu zaman kaybediyoruz gerçekte?

Fast food’a yöneliyoruz, çünkü hızlı, çünkü ucuz, çünkü iştah açıcı, çünkü hazır, çünkü kolaya kaçıyoruz. Hemen gidermeye çalışıyoruz açlığımızı. Dur orada. Acelen ne?

Kolaya kaçmayalım istiyorum ben; ya da kaçacaksak yiyeceğimiz şeyleri, yiyeceğimiz fast foodları seçerek yememiz gerektiğini söylüyorum.  İşte içinde ‘şasagam’ olmayan, varsa da az oranlarda olan şeyler yiyelim. Bu ürünlerin listesini vereceğim paniklemeyin. 
(Üçgen)

Benim taktiğimin güzel yanı da içinde şasagam olan ürünleri istediğim zaman yiyebilmemdir. İstediğim zaman şasagam yiyorum; ama günde bir en fazla üç adet. Siz de böyle yapın. Az oranda tüketin.

Şimdi yukarıda anlattığım şeye geri döneyim. Yemeğe hem araç hem amaç olarak bakmak istiyorsak, yapmamız gereken şey sağlıklı ve içinde şasagam olmayan şeyleri sıklıkla tüketmektir. Bu muydu? Demeyin, ben ‘’Altınbaşak’’ yiyorum, çevremdeki çoğu kişi kendisini ‘’Tahta’’ olarak çağırsa da çok lezzetli bir şey aslında. Demem o ki Altınbaşak zamanla bana güzel geldi, ve yedikten sonra iyi hissettiğim.

Eğer doğal şeyler yerseniz kendinizi asla olumsuz ve çaresiz hissetmezsiniz uzun vadede. Belki yedikten sonra çok haz almazsınız doğal şeylerden; ama asla da kendinizi kötü hissetmezseniz sonrasında – tabii miktarı abartamadığımız vakit – ve önemli bir şey ki iyi hissedeceğimizi bilip vücudumuzun daha güzel görüneceğini düşünüp daha istekli olursunuz bir daha doğal şeyler yemeye.

İkinci Adım: Düşünün

Şimdi çok güzel bir şey söyleyeceğim: Bir düşünün ilk insanlar ne yiyordu, ne yapıyordu?

Ot, meyve, yemiş, et yiyordu diyelim, değil mi? Bunlar peki elinin altında mı oluyordu? Hayır! Bunları bulmak ya da hayvan yakalamak için koşuyordu, kovalıyordu, aranıyordu. Yani vücudunu kullanıyordu yemeğe ulaşmak için. Koşuyordu, eğiliyordu, zıplıyordu, sıçrıyordu.

Biz şimdilerde böyle bir şey yapmak zorunda kalıyor muyuz? Hayır (maalesef).  Ne güzel oh, elimizi atıyoruz bakkal, ayağımızla daha 10 adım atmadan kendimizi bir restoranda buluyoruz, kafamızı çeviriyoruz pastane.

Yemek değerli bir şey olmaktan çıktı. Sadece haz almamızı sağlayan bir nesneye döndü adeta. (Sevdiğimiz kişiye sahip olma süreci gibi aynı)

İlk insanlar vahşiydi filan, ama vücutları güzel olan kıllı yaratıklardı. Kirli olsalar da kıllı olsalar da insanların şimdiki halinden daha güzeldiler. Çünkü hep doğal besleniyorlardı ve yemek aramak gibi bir sıkıntıları vardı. Evet, doğal şeyler yemezsen daha kötü kokarsın. Vücuda aldığımız şasagam’lar bizim daha kötü kokmamıza neden oluyor. 

Tuvaletteki koku da doğal şeyler yeme oranımızla daha iyi hal alacaktır diyorum, aha da dedim.

Düşünmeden yemek yiyoruz, neden yediğimizi anlamadan, bilmeden, farkında olmadan yiyoruz. Bir plana sokmalıyız aslında ne yiyip ne içeceğimizi ve en önemlisi neden yiyeceğimizi.

Bir Çin atasözü der ki: Ne yersen o’sun.

Düşünün bir, fastfood yersen kendini kötü hissedersin, yağlı olursun, ve ‘tuzlu’ olursun ‘tatlı’dan çok. Doğal yersen mis gibi temiz, kuru, parlak olursun.


Çok sevdiğim bir örnek var: Üçgen Kuralı diyorum ben buna. Üçgen kuralını bir dahaki sefere açıklayacağım. Tahmin etmeye çalışın. Verdiğim Çin atasözü ile nasıl bağdaşabilir bu? Cevabını açıklamalarımla ileteceğim.



Söylediklerimin üstünden geçmek istiyorum yine:

- Yediğimiz şeyler duygumuzu etkilerken yanıltıcı olabiliyorlar. Kanmayın. Doğal şeyler doğallar, saflar, neyseler o’lar.
- Anlık hazlara kanmayıp uzun vadede düşünmek her zaman sizin yararınızadır. Uzun vadede haz almayı hedefleyin.
- ‘’Şeker, sakkaroz, glikoz, mısır şurubu’’ (şasagam) içeren maddeler asla sizin dostunuz olmayacaktır, olmamalıdır.
- Şasagam da bir uyuşturucudur, tehlikeli ve ölümcüldür.
- İlk insanlar yemek yemek istediklerinde duygularını değil de beyinlerini kullanıyordu. Beyinsiz miyiz biz ki, beynimizi kullanmadan yemek yiyoruz? İhtiyaç olarak bakalım yemeğe ki giderilmesi gereken basit bir güdü olsun.
- Fastfood kolaya kaçmak ise, biz kolaya kaçacak kadar güçsüz varlıklar mıyız?
- Ne yersen o’sun. (You are what you eat)

Bir sonraki yazıda, üçgen kuralından, yine fastfood ile ilgili birkaç şeyden, Dur orada. Acelen ne?’den ve üçüncü adımdan bahsedeceğim.

Nature

Nature
Do not go where the path may lead, go instead where there is no path and leave a trail.