3 Ağustos 2009 Pazartesi

Hayal Peşinde Koşmak (İlk Öykü)

Ankara’nın kuru ve soğuk diye nitelenen havası etkisini hakkını vererek hissettiriyordu. Görkemli bulutların arasından göz kırpan güneş, sanki bir sitem içindeydi o gün. İnsanların giysileri mevsim hakkında ipucu verir nitelikteydi.

Kazaklar, paltolar, atkılar...

Ancak, birisi vardı ki, bu durumu bozuyordu.

Caner öğretmen.

Üstünde grileşmiş beyaz gömleği, eskimiş pantalonu ve altı aşınmış olan ayakkabılarıyla titreyerek yürüyordu. Günlerden cumartesiydi. Tüm ev faturalarını bir gün öncesinde ödemiş, cebinde az miktarda para kalmıştı. Mağaza vitrinlerine hayaller kurarak bakıyor, üşüdüğünü unutmaya çalışıyordu. Bir gün tüm insanlardan zengin olacağını düşünüyor, ve çoğu zaman da hayaller içinde yüzüyordu.

İlkokul öğretmenliği yaptığı okuldan geçerken düşüncelere daldı yine. Öğrencilerine söyledikleri geldi aklına:

‘’ Canlarım, hayal kurmak çok güzel bir şeydir; fakat hayal gerçek bir şey değildir ve sizleri üzebilir. Bu yüzden, daha çok, olma olasılığı yüksek olan şeyler kurgulayın. ‘’

Bunlar aklına gelince gülümsedi. Döndü ve mezun olup öğretmenlik yaptığı okula bir kez daha baktı. Sessizce: ‘’Öğretmen olmak en büyük hayalimdi.’’ dedi, ve yoluna devam etti.

Bu sefer karşısına sık sık gidip at yarışı oyunu oynadığı bayi ve hemen bitişiğindeki eski giysi mağazası çıktı. Ellerini ovuşturup kollarında gezdirdi.

‘’Kalın bir palto hiç fena olmaz.’’ diye geçirdi içinden ve ekledi ‘’Ya oyun oynayıp paltodan daha fazlasını elde edersem.’’

Arzularına boyun eğip bayinin büyük kapısını açtı. Gelecek yarışa göz attı. Uzun zamandır beklediği yarıştı, tüm üzüntülerini geride bırakmasını sağlayacak olan yarış. Onun atı onaltı numaraydı, adı Büyük Umut olan at. Ona o kadar güveniyordu ki...

‘’Oynamalıyım.’’ dedi sesli düşünerek. Fakat bu sesi içerideki kalabalık fark etmiş gibi görünmüyordu. Kararlı adımlarla onaltı numaralı ata tüm parasını yatırmaya, kendini batırmaya, gitti.

Yarışa çok az bir süre kalmıştı. Heyecandan yerinde duramıyor, çevresine endişeli endişeli bakınıyordu.

‘’Of Caner! Yine kaybedeceksin. Oynamamalıydın.’’ diye düşünüyor, pişmanlığı gitgide artıyordu. Bu düşünceden kaçmaya çalışırken yarış saati gelmişti. Kendini sağlam bir tabureye attı ve pür dikkat yarışı izlemeye başladı. Sahanın yarısı geçilmiş, onaltı numara arkalarda koşmaktaydı. Caner kendini kaybedip bağırmaya başladı: ‘’Hadi Büyük Umut! Hadi!’’

Yarışın sonlarına gelinmişti. ‘’Büyük Umut’’ şaşırtıcı bir biçimde hızlandı ve sonrasına bakamadı Caner. Gözlerini tekrar açtığında umduğu şey onaltı numarasıydı, Büyük Umut’u.

Ama öyle olmadı.

Kazanan onüç numaralı Uğurlu’ydu. Caner’in dili tutulmuştu. Ne yapacağını bilemedi ilk. Atmak üzere son kez biletine baktı. Gözlerine inanamadı.

Bir kez daha baktı.

Yine, inanamadı.

Onüç numaralı ata oynanmış bilete üçüncü kez baktığında, çılgınca havalara zıplayarak orayı terk etti. Bunun nasıl olduğunu anlamadı.

Düşündü, düşündü...

‘’Ya kazanan at kendi atım olsaydı, onaltı numaları atım, Büyük Umut?’’ diye düşünmekten alıkoyamadı kendini.

Evi çok yakın değildi; fakat cebinde de beş kuruşu kalmamıştı.

‘’Yarın lüks arabam olacak zaten.’’ dedi haykırarak, ve devam etti: ‘’Sadece araba mı? Yepyeni bir takım elbisem, kaliteli botum, kalın ve tertemiz paltom, kar beyazı gömleğim...’’

Artık sadece yürümüyordu, koşuyordu.

‘’Ya karıma, karıma ne alırım? Hani şu çok istediği kolye? Neden olmasın? Ya alamadığı için çok üzüldüğü şu elbiseye ne demeli? Hepsini alırım, her istediğini!’’

Koşarken diğer insanlara aldırış etmiyor, bu müjdeli haberi bir an önce karısına iletmek için var gücüyle ilerliyordu.

‘’Ya Umut’uma, canım oğluma? En güzel oyuncak arabaları, almak için söz verdiğim o kırmızı bisikleti, hani şu çok vitesli olan...’’

Oturduğu mahalleye gelmişti. Diğer günlerin aksine bu kez başı dik bir şekilde geçiyordu marketlerin önünden. Yüzüne bir tazelik, bir parıltı gelmişti sanki.

Eve varmıştı. Merdivenleri ikişer ikişer çıkarken ev sahibiyle karşılaştı. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki kulakları işitmez olmuştu adeta. Satılmış Efendi’nin ne dediğini anlamamasına rağmen başını sallayıp yanından ayrıldı. Ev kapısını açmaya çalışırken anahtarı elinden düşürdü. Yerde anahtarı ararken gömleğinin su gibi olduğunu fark etti. Anahtarı buldu ve birkaç denemeden sonra deliği tutturup kapıyı açtı. İçeri girdiğinde karısının ona doğru geldiğini gördü. Bir elinde bilet, diğerinde anahtar, Caner karısıyla konuşmak için kendisini toparlıyordu ki karısı sinirli bir şekilde bağırarak elinden bileti kapıp parçaladı.

‘’Hani palto alacaktın! Bıktım senin şu oyunlarından!’’

2 Ağustos 2009 Pazar

Sessiz Vahşet ( Çeviri )

Boğazını deşerim, geniş büyük bir delik açılır
Kanın püskürür, ılık ve ıslak ıslak
Kalp atışlarını hissedemezsin
Çığlık atarsın, ama kimse duymaz
Dilini keserim

Ölürsün, buradan yavaş yavaş uçtuğunu hissederek
Cesedin gömülmeden ortalıkta kalır
Kimse bulamaz, ölünü...

Kesik boğazına indiririm yumruğumu, her şey durağan
Tendonlarını, damarlarını toplarım
Tüm organlarını dışarı çıkarırım dilsiz ağzından
Katı vücudun soğuk ve cansız kalır

Ölürsün, buradan yavaş yavaş uçtuğunu hissederek
Cesedin gömülmeden ortalıkta kalır
Kimse bulamaz, ölünü...

Vahşi... sessizlik

Ölürsün, buradan yavaş yavaş uçtuğunu hissederek
Cesedin gömülmeden ortalıkta kalır
Kimse bulamaz, ölünü...

Dalağını, karaciğerini gelişigüzel alırım
Her yer kan olur
Gözlerini sen hala canlıyken çıkarırım
Sonra derini yararım, derini yırtarım

Ölürsün, buradan yavaş yavaş uçtuğunu hissederek
Cesedin gömülmeden ortalıkta kalır
Kimse bulamaz, ölünü...

Parmaksız ellerin sıkı, ben işime devam ederken
Parçalanmış etten kan fışkırır
Derisi çıkmış çıplak bedenin yakında çürür
Haşereler istila eder

Denize Doğru (İlk Şiir)

Adımlarımı atıyorum güneşten sıkılmış sıcakkanlı betona
Ayaklarımda terlik
İsyankar, bırakmış kendini, yorulmuş sahibini taşımaktan
Sırtımda eskimiş bir kısa kollu
Terlemiş sevişmekten vücudumla
Altımdaysa tazeliğiyle övünen bir şort
Sırıtır kahverengi deseniyle

Denize doğru yürürüm yavaş yavaş
Farklı evleri ardıma katarım
Çeşitli bahçelerden geçerim
Bahçelerde ciğerime girip çıkan misk kokulu çiçekler
Sanki yanlarından geçerken sırıtıyorlar, seslerini duyuyorum
Her yerde neşe çığlıkları
Yapraklar bakışıyor güneşle ki o güneş ne çapkın
Kamaştırır herkesin gözünü
Her şeyi görür, bilir

Denize doğru giderim
Rüzgar ısırmaya başlar vücudumu, canlanır benliğim
Mütemadi adımlarım sıklaşır
Gözlerim kısılır güneşin yakıcı bakışlarından
Başımın kılları ıslanmış, sallanırlar bağımsız olmak istercesine
Ki bazıları başarır bunu, savrulur, konarlar başka diyarlara

Uzun süre soluklanmamış gibi doldururum, şişiririm karnımı
Kana kana çektiğim lezzetli denizle
Bu kokuyu hazırlayan yosunları severim
Yosunsuz deniz olmaz ki
Deniz dünyasının ağaçlarıdır onlar
Ki bu ağaçlar ikindi vakti birlikte yaşadığı biraz somurtkan biraz ürkek yanyürüyenlere bakar

Uzanırım denize karşı
Lanet ederim karnımı doyurmuş olduğuma görünce karşımda uzanan cenneti
Hafızama kazınsın diye bakarım, seyrederim uzun süre
Satırlara aktarmakta güçlük çektiğim bu gözel yeri
Dalgaların fısıltısı karışır insancıkların gürültüsüyle
Bir yanda süt mısırı satan maşanın sesi
Diğer bir yanda denize kendini bırakmışların hevesi
İnsan kaybeder burada kendini

6 Mart 2009 Gecesi

Yatakta dönüp duruyorum, düşünüyorum, ağlamak için kendimi zorluyorum, düşündükçe üzülüyorum, üzüldükçe düşünüyorum, uyumak istemiyorum, istesem de uyuyabileceğimi sanmıyorum.

Tiyatro dersi için '' Oedipus Rex '' isimli parçayı işliyoruz. Gerçeği göremeyen, bakan kör kral.

Biz de öyle değil miyiz? Bence öyleyiz. Bakıyoruz; ama göremiyoruz çoğu zaman. Düşünmeyince göremiyoruz. Kendimizi arzularımızla başbaşa bırakıp beynimizi uzaklara yolluyoruz. Ama bir şekilde düşüneceğimiz gün gelir, gelecektir.

Bilmiyorum.

Ben mi farklıyım?

Ben farklı mıyım?

Ben çok mu düşünüyorum?

Her insan benim gibi çok düşünüp, her ayrıntı üzerinden yeniden geçiyor mudur?

Düşünme eylemini doğru şekilde gerçekleştirebiliyor muyum?

Doğru düşünmek ne ki? Doğru düşünmek duyguların olumlu olduğu zamanda düşünmek midir?

Peki kötü duygular içindeyseniz, moraliniz bozuksa? Bu zamanlarda düşünüp bir şeylere karar vermek hata mı olur?

Ben ne zaman düşünsem, üzülüyorum, kendimi kötü hissediyorum, çaresiz...

Neden ya? Neden?

Neden hiçbir zaman yakın bir arkadaşım olmadı?

Yakın arkadaş ne demek?

Ya arkadaş ne demek?

Neden arkadaşlık kuruyoruz? Ya da kuramıyoruz?

Ben mi normal değilim?

Suçum: Çok düşünmek.

Geçenlerde birçok makale okudum. Bir tanesinde, bir çocuğun ne yapması gerektiğini hep ailesinden biri söylerse, hep bu uyarılarla büyürse, ileride de her zaman birisine ihtiyaç duyacağı söyleniyordu.

Bu, bana birisini hatırlattı.

Beni, kendimi...

Ne yapmam gerektiği hep ailem tarafından söylendi.

Arkadaşlıklarımda sorun yaşamamın bir nedeni de bu olabilir mi acaba?

Arkadaşlık kurduğumda ailem yanımda değildi. O küçücük yaşlarımda... ve şimdilerde...

Ben hiçbir zaman çekingen ya da utangaç olmadım.

Sorunum ne yapacağımı bilmememdi. Söyleyecek biri olmadığından uzak durdum.

Bu uzaklık, sessizlik ve karanlıkla özdeşir oldu.

Sessizliğe ve karanlığa alışmaya, sonraları da onları sevmeye başladım. Bu durum hep yalnız kalmama neden oldu. Yalnız kaldıkça da hep düşündüm. Çünkü birisi ne yapmam gerektiğini söylemedi, söylemiyor. Ben de ne yapmam gerektiğini kendim düşündüm, düşünüyorum.

Doğruluk görecelidir.

Kötü bir duyguyla bir şeye karar vermek onu yanlış yapmaz. O duygu için doğru olan odur.

Ee?

Duygularımız hep değişmiyor mu? Farklı duygularla da birçok karar verdiğimiz şey olur. Öyleyse doğruların sınırı duyguların çeşitliliği ve düşünme sıklığıyla doğru orantılıdır.

İngilizce'deki ''alone'' ve ''lonely'' kelimelerinin arasındaki fark gibiyim. Ailem yakınımdayken yalnız değildim; ama iletişim kurmak zorunda olduğum bireyler arasında yalnızdım. Şimdilerde ailem de uzak, yine iletişim kurmak zorunda olduğum insanlar da.

Ben yalnız olmayı tercih mi ediyorum? Yoksa, yalnız mı kalıyorum?

Hep yanımda birisi olsun istedim. Düşüncelerimi paylaşmak, farklı bakış açıları kazanmak, sevilmek...

Sevgiye ihtiyacım var. Herkesin vardır.

Normal birisi olduğumu düşünmesem de benim de ihtiyacım var.

Neden hep atılımcı davranması gereken benim? Neden çevremdeki insanlar uzak kalmayı seçiyor? Kendini samimi zannedenler gelip de neden ''Bir sorunun mu var?'' diye sorup uzaklaşıyor.

Bir sorunum daha var.

Evet.

Yalnızlık.

Yalnızım. Sorunum bu.

Yalnızlık güzel değildir. En kötü şeylerdendir. Bir hastalık gibidir.

Yıllarca geçmedi, iyileşemedim bir türlü...

Son zamanlarda, son bir buçuk yıldır, tanıdıklarımın büyük anne ve babalarının vefat ettiğini duyuyorum. Doğal olarak - ya da doğal olmayarak mı? emin olamadım. - ben de bu durumu kendime uyarlıyorum hemen. Yani, benim babaannem, anneannem ya da dedem ölse diye düşünüyorum. Yakında onların da beni yalnız bırakacağını biliyorum üzülerek, kalbim ortadan ikiye yarılarak. Bu düşünce ilerleyip anne ve babama kadar geliyor. Ya onlara bir şey olursa..?

Sanırım artık her şeye kendim karar verip vereceğim kararların da sorumluluğunu üstlenmeliyim. Uzun zamandır kendi irademle aldığım kararlara ne demeli?

Doğru. Onları es geçmemeliyim. Acaba beni sorumluluk düşüncesi mi korkutuyor? Kendi kendime aldığım kararlar çoğu kez beni hayal kırıklığına uğrattığı için mi başkalarına ihtiyaç duyuyorum? Onların tavsiyelerine?

Gerçekten ihtiyaç duyuyor muyum?

Sanmıyorum aslında.

Kendi kendime kararlar verebilirim, veriyorum.

Ama...

Galiba artık yoruldum. Karar vermek, düşünmek... yoruyor.

Üzgün insana verilen tavsiyeler onu teselli etmez. Teselli eden şey yalnızlıktan kurtulmasıdır. Çünkü tavsiye ya da destek verenler yanına yaklaşır ve o kişiyi yalnız olmaktan kurtarır.

Hep beraber olsak, kimsenin sorunu olmaz. Daha doğrusu, kimse üzülmez.

''Sorunumu arkadaşlar unutturdu.'' deriz. Arkadaşlar yalnızlıktan kurtardı diye unuturuz sorunu.

Sorun: Yalnızlık.

Yalnız birisi görünce yanında biterim. Yalnızlığına engel olur, sohbet ederim. Samimi davranmaya özen gösteririm.

Ben yalnız kalmamayı haketmiyor muyum?

Neden bu tür şeyler düşünülmez de illa söylememiz gerekir?

Anlayışlı olmak, empati kurmak bu kadar zor mu ya?

Görgüsüzlük Kuralları

Yurt yaşamımdaki ilk üç ayımı geride bırakmıştım. Üç kişilik odada kalıyordum. Aile çevresindeki davranışlarımla, tanımadığım iki kişinin karşısına çıkamazdım. Çünkü biliyordum ki özgürlüğüm diğer insanların sınırına kadar olmalıydı. Ben de buna dikkat etmem gerektiğini düşünerek hareket edecektim.

İlk zamanlar, tanımadığım bir ortamda bulunduğumdan güven sorunu yaşadım doğal olarak. '' Eşyalarım çalınmaz umarım. '' diyerek geçirdim o alışma dönemlerimi. Onları tanıyıp onlar hakkında bilgilenmek istedim. Çünkü birisine güvenmek için onu tanımam gerekir. Odaya yerleşmeden önce müdür yardımcısı X bey bana: '' İki pırlanta gibi çocuk var. Hiç sorun çıkarmadılar. Üç senedir buradalar. Onların yanına geçmeyi düşünür müsün? Hem de aynı fakültedensiniz. '' dedi. Ben de X beyden düşünmem için bana biraz süre vermesini isteyerek sırtımı oturduğum koltuğa dayadım.

Aklımdan geçen düşünceler şunlardı:

'' Üç yıldır buradalar. Demek ki üç yıllık tecrübeye sahipler. Yardım alabilirim! Hem sorun çıkarmadıklarını söylüyor. ''

'' Kafamda birçok soru işaretiyle geldim buraya, üniversiteye, yurda, yeni bir şehre, yeni bir maceraya, yeni bir hayata. Hep tecrübelerimiz göstermez mi bize ne yapmamız gerektiğini? Evet. O halde, kötü tecrübeler edinmeden tecrübeli birilerinden bilgi almam doğru olur. ''

'' Benden üç yaş büyükler. Daha olgundurlar, değil mi? ''

'' Hem aynı fakültedeymişiz... Olaylı olduğunu duyduğum fakültem hakkında yeri dışında hiçbir bilgiye sahip değilim. Bildikleri her şeyi öğrenebilirim; o odayı seçersem. ''

Pek rahat olduğunu düşünmediğim koltuktan doğrularak X beye döndüm, ve: '' Pekala, o oda olsun.'' dedim. X bey suratındaki garip gülümsemeyle bana: '' Karar vermene sevindim hele şükür'' dedi. Ben de: '' Ben de'' diyerek anahtarı elinden kaptım.

Odaya vardığımda içimde bir mutluluk vardı. Evet. Vardı. Sesini duyuyordum. Kapı kolunu çevirmeye çalışırken içeride birisinin olduğunu fark ettim. Nasıl fark etmem? Yüksek sesli TV adeta varlığını hissettirmek için çırpınıyordu. Demek ki duyduğum ses buymuş...

İçeri girdiğimde saçı uzun olan keçi sakallı birisiyle karşılaştım: Ozan. Bu fiziksel görünüş bende olumlu bir etki yarattı ki hemen konuşmak istedim. Söylediklerinden karakterini, düşüncelerini öğreniyordum. Çekingen davranmayıp konuşmak istemesi, sorularımı yanıtlaması hoşuma gitmişti. Saygılıydı. en başta aradığım şey de, zaten, saygıydı.

Zamanla nasıl davranmam gerektiğini kavramaya başladım. Odanın üçüncü sakini, Reşat, henüz gelmemişti. İlk haftayı onsuz geçirdik. Keyfim yerindeydi. Beklediğimden iyi bir yurtla karşılaştım. Hatta aileme: '' Altı yıldızlı burası ya! '' diyerek onları da sevindirmiştim.

Bir sabah Reşat geldi. Sabahın çok erken bir saatinde son derece saygılı(!) bir şekilde odaya girdi. İçeri girmesiyle havaya zıplamam bir olduğu için kendimi ayakta bir anda ayakta buldum. Onu karşıladığımı sandı, sanırım. Elini uzatıp: '' Merhaba ben Reşat '' dedi. Ben soğuk bir sesle: '' Günaydın '' dedim, ve banyoya, yüzümü yıkamaya gittim. İsteksiz ve yavaş adımlarla hedefe ulaşırken: '' Ne güzel, bu arkadaş sayesinde hiçbir derse geç kalmam '' diye düşünüp kendimi güldürdüm. Reşat'ın urfalı olduğunu söylemişti Ozan. Bu, benim, kafamda hemen bir önyargı oluşmasına sebep olmuştu. Şivesi farklı, esmer, değişik giyinimli, sakallı bir tip bekliyordum. Öyle de çıktı.

Önyargılı olsam da öyle davranmadım. Saygılı ve nazik tavrımı korudum. Gitgide birbirimize alıştık. Beraber yemek yedik. Ben çatal, bıçak, tabak kullandım... Onlara mı uymalıydım?

Samimi olmaya çalıştım. Bu yanlış bir davranıştı sanırım. Reşat laubali olmaya başladı. Çocukça davranışlar sergilemeye, el, kol hareketleri yapmaya başladı. Son derece rahatsız olmaya başlayıp soğuk davrandım. Bu da ona düşünme fırsatı yarattı. Gerçekten yarattı mı acaba? Neyse.Her şeyin iyi gittiğini sanıyordum.

Her gece üç, dört gibi yatıyorduk uyumak için. Bunu yapmamam gerektiğini düşündüm. Çünkü derslerdeki verimimi düşürmeye başlamıştı, tabiî başarımı da, ne yazık ki. Uyku düzenim bozulmuştu. Geç yatıyor olmam; öğlen uyumak istememe, uyku ihtiyacı duymama neden oluyordu. Defalarca bu konuyu açmama rağmen bir türlü istediğim olmuyordu. 12 - 1 civarı yattığımda ışığı kapatmak istiyor; ama Reşat tarafından engelleniyordum. '' Peki '' deyip sesimi çıkarmadım hiç. Bir şekilde uyuyacağımı düşündüm; ama uyuyamıyordum. Her ne kadar düşüncelerimi iyiye yormaya çalışsam da olmuyordu. Konuşmaya çalıştığımda Reşat anlayamıyordu.

'' İlk dönem bitsin, odamı değiştiririm. '' düşüncesiyle avuttum kendimi; ama biliyordum ki bir tartışma kaçınılmazdı.

İkinci dönem oldu. Reşat bir hafta arkadaşında kaldı. Yurtta geçirdiğim en güzel bir haftamdı. Ozan vardı; ama saygılıydı. Masasındaki ışığı kullanıp ana ışığı kapatıyordu. Reşat geldi. O aralar iyi bir ruh hali içinde olduğumdan sorun olmayacağını düşünüyordum. Geldiği gece, yani dün, dizüstü bilgisayarının başında uyuyakaldığından ışığı kapayıp huzurlu bir uyku çektim.

Bu gece ise olanlar oldu. Artık dayanamazdım. Ve patlayacağımı biliyordum.

Güzel ve tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır. Ya yılan konuştuğum dilden anlamıyorsa?

Nazik bir şekilde sorunu birkez daha anlattım. Işıkta uyuyamadığımdan ve beni rahatsız ettiğinden söz ettim. Bana: '' Ne yapabilirim? '' '' Uykun varsa, yat uyu. '' türüden şeyler söyledi. Ben: '' Böyle küçük bir mesele yüzünden neden moralimi bozuyorsun? Koca adamsın, illa çocukça davranıp seni şikayet mi etmeliyim? '' dedim. '' Et, edersen ne olur? '' dedi. '' Peki '' deyip ışığın gözümü delmesini engellemek için yastığı göğsüme koyup uyumaya çalıştım. Bir saat geçti; ama uyuyamadım. Bir yanardağ misali, sinirli bir şekilde kalkıp ışığı kapattım.

Dönüp: '' Yeter '' dedim. Burnumdan soluyor, gözlerimden nefret dolu bakışlar yağdırıyordum. Ozan kulaklıkla ilk dönemki gibi hayatını idam ettiriyordu; film izliyordu saatlerce. Reşat dönüp: '' Efendim !!? '' dedi.''

Yeter diyorum Yeter artık. Uyumam gerekiyor, ve ışığı kapatıyorum. '' dedim, büyük harflerle. Yatmak üzere yatağıma yönelmiştim ki çocuk Reşat ışığı açmaya gitti. Açtı. Kalktım, yeniden kapattım. Ve bir ton laf dizdim duvarlara...

Yeniden açtı. Bu sefer karşı karşıyaydık.

'' Anlamıyor musun, algılayamıyor musun? Rahatsız olduğumu belirtiyorum. Bu bir görgü kuralıdır. Tek başına kalsaydın; açabilirdin istediğin zaman, istediğin kadar. Ama başka insanlarla yaşıyorsun, ve saygı göstermelisin. '' dedim bağırarak.

'' Affedersin, algılayamıyorum. Senin kadar zeki değilim. '' dedi bizim 0-5 arkadaş.

'' Algılamalısın, çünkü ben o kadar zeki değilim. '' dedim.

Birkaç defa: '' Adam gibi yat, uyu işte. Bağırarak görgü kuralı mı öğretiyorsun? İnat değil mi? Kapatmayacağım işte. '' dedi.

'' Neye karşı bu inat Reşat? Ben senin düşmanın değilim. Neden saygı göstermiyorsun? '' dedim.

'' Sen bana saygı göster, ses etme. Bağırarak Ozan'ı, diğer odadakileri rahatsız ediyorsun. '' dedi.

'' Ben uzun süredir rahatsızım bu durumdan. Onların sadece birkaç dakika rahatsız olmaları sivrisinek ısırığı kadardır. '' diye düşündüm; ama öbür yandan, birisine rahatsızlık verme düşüncesi beni engelledi.

Artık yapılacak tek bir şey kalmıştı bu saygısız, kalınkafalı mahluka: Vurmak.

Ya vuracak ya da başka bir çözüm bulacaktım bu duruma. Hızlı düşünüp aradığım çözümü buldum: Işığı açmasını sağlayacak düğmeyi kırmak.

'' İlla düğmeyi mi kırmam gerekiyor? '' dedim.

'' Kıramazsın ki. '' dedi.

Ben kırmak için kendimi çoktan serbest bırakmıştım.

Ve kırdım.

Bu durumda siz ne yapardınız?

İnsan olan insana, insanca davranılır. Görgü kuralı öğretmek benim ne haddime ..?

Arkadaş mısın, yoksa dost musun?

Bu iki kavrama çok aşinayızdır: ‘’Arkadaş’’, ‘’Dost’’. Dostumuz bizim bir arkadaşımızdır; ama her arkadaşımız birer dost mudur?

Hayır, tabiî ki.

‘’Arkadaşlık’’ aile dışında kurduğumuz ilişkilerin başında gelir. İnsan sosyal bir varlıktır. Bu nedenle de yalnız kalamaz. Yapısında yoktur. Ve çeşitli nedenlerle başka insanlarla iletişim kurup arkadaşlık eder. Ama arkadaşlık için, öyle çok özelliğinizin de benzer ya da aynı olmasına gerek yoktur. Aynı ortamda bir süre bulunalım, zaten o bizim arkadaşımız olur yavaş, yavaş. Mesela okul çağındaki çocuklar belirli şubelere ayrılır. Aynı şubeden olanlar sizin arkadaşınızdır zaten, ‘’sınıf arkadaşı’’.

Arkadaşlık kurmak kolaydır; yeter ki paylaşacağınız ortak değerleriniz, zevkleriniz olsun.

Peki ya dostluk? Dostluk bir arkadaşlık çeşidiyse, arkadaşlıktan farkı nedir?

Söyleyeyim. Bence, dostluk karşılıklı sevgi, saygı ve dürüstlüktür. Bir arkadaşınızı seviyor olabilirsiniz; ama her zaman ona saygı gösterir misiniz? Ya da her zaman dürüst davranır mısınız ona karşı?

Sanmıyorum. Bazıları, dostluğun birisini uzun süre tanımak olduğunu söyler. Ben buna katılmıyorum. Birisini uzun süre tanıyor olmak sizi dost yapmaz. Eğer uzun süre tanımaktan kastınız o kişinin her özelliğini bilmek, görmek ise; orada dururum işte. Çünkü haklı olduğunuz bir şeyler olduğunu düşünüyorum bu konuda.

Neler mi? Birisine güvenmek için ne gerekir?

Sadece, sözlü olarak ‘’Bana güvenebilirsin.’’ cümlesini mi duymak?

Hayır. Birisine güvenmemiz için daha fazlası gereklidir. Eylemlerinde de bunu görmek isteriz. Birisini uzun süre tanımak da budur bence. Farklı durumlardaki eylemleri, o durumlara karşı tutumudur bizi cezbeden. Güven duygusu da -bu yüzden- yavaş gelişir.

Dostluk bir kişinin karakterini beğenmektir. Sağlam karaktere sahip olanlardır asıl dostlar.

Bir insanın arkadaşının parmaklarıyla sayabileceğinden fazla olmasının nedeni de budur aslında. Sağlam karakterde -yani duygularında saf, eylemlerinde çıkar gözetmeyen- kişiler azdır, ne yazık ki. Bu durum belki de -büyük ihtimalle- toplumdaki eşitsizliklerin bir kazığıdır bize. Bir düşünün. Herkesin eşit olduğu bir yerde neler vardır?

Huzur, saygı, paylaşım, dürüstlük, sevgi, çıkar gözetmemek, samimiyet…

Bunların olduğu yerde bir insan nasıl kötü huylu olabilir ki? Söyleyin bana lütfen.

Eşitsizlikler arttıkça -ki artıyor, arttığını düşünüyorum- insanlar arasındaki uçurum artacaktır. Bu da insan ilişkilerinde kendini hissettirecektir. Ben sağlam karakterde insanların hala olduğuna gönülden inanıyorum.

Dostunuz mu yok?

Karakterinizi sağlamlaştırmaya ne dersiniz?

Çok şanslısınız ki bu da sizin elinizde olan bir şey.

Ne bizim elimizde?

Aman anlamadınız mı canım? Karakterinizi geliştirmek…

Nature

Nature
Do not go where the path may lead, go instead where there is no path and leave a trail.