21 Ağustos 2010 Cumartesi

Cauliflower




Cauliflower is one of several vegetables in the species Brassica oleracea, in the family Brassicaceae. It is an annual plant that reproduces by seed. Typically, only the head (the white curd) of aborted floral meristems is eaten, while the stalk and surrounding thick, green leaves are used in vegetable broth or discarded. Cauliflower is nutritious, and may be eaten cooked, raw or pickled.

Its name is from Latin caulis (cabbage) and flower, an acknowledgment of its unusual place among a family of food plants which normally produces only leafy greens for eating. Brassica oleracea also includes cabbage, brussels sprouts, kale, broccoli and collard greens, though they are of different cultivar groups.



For such a highly modified plant, cauliflower has a long history. François Pierre La Varenne employed chouxfleurs in Le cuisinier françois. They had been introduced to France from Genoa in the 16th century, and are featured in Olivier de Serres' Théâtre de l'agriculture (1600), as cauli-fiori "as the Italians call it, which are still rather rare in France; they hold an honorable place in the garden because of their delicacy," but they did not commonly appear on grand tables until the time of Louis XIV.




Botanical varieties


Cauliflower and broccoli are the same species and have very similar structures, though cauliflower replaces the green flower buds with white inflorescence meristem.

Major groups

There are four major groups of cauliflower.

* Italian. Diverse appearance, biennial and annual types. Includes white, Romanesco, various green, purple, brown and yellow cultivars. This type is the ancestral form from which the others were derived.

* Northwest European biennial. Used in Europe for winter and early spring harvest. Developed in France in the 19th century. Includes the old cultivars Roscoff and Angers.

* Northern European annuals. Used in Europe and North America for summer and fall harvest. Developed in Germany in the 18th century. Includes old cultivars Erfurt and Snowball.

* Asian. Tropical cauliflower used in China and India. Developed in India during the 19th century from the now-abandoned Cornish type. Includes old varieties Early Patna and Early Benaras.

Nutrition

Cauliflower is low in fat, high in dietary fiber, folate, water and vitamin C, possessing a very high nutritional density. As a member of the brassica family, cauliflower shares with broccoli and cabbage several phytochemicals which are beneficial to human health, including sulforaphane, an anti-cancer compound released when cauliflower is chopped or chewed. In addition, the compound indole-3-carbinol, which appears to work as an anti-estrogen, appears to slow or prevent the growth of tumors of the breast and prostate. Cauliflower also contains other glucosinolates besides sulfurophane, substances which may improve the liver's ability to detoxify carcinogenic substances. A high intake of cauliflower has been found to reduce the risk of aggressive prostate cancer.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Aşk Üstüne




Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir, gibi geliyor bana. Venüs'ün bize verdiği şey sonunda bir boşalma hazzı değil mi? Tıpkı doğanın başka taraflarımızın boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates'e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzın insana verdiği o acayip gıdıklama, Zenon'u, Kratippos'u düşürdüğü o delice, budalaca, saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip kendinden geçme? Hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş dolaş edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye insan hazzın son kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor? Bunlara bakınca, Platon'un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum. Böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanlarıbirleştirmek istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.

Oyun arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin karşısında, önü açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. Biz de pekala hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz. İşte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri, Platon'un bütün felsefesini ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve, insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır. Başka her yerde az çok nazik olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir? Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de uyumada anladığını söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder. Onu sadece mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.

Doğa bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da bizi bırakır, onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız, perhizi sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha büyük hayvanlık mı olur? Türlü ulusların dinlerinde vardıkları, kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel arzunun kötülenmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş, bir bakıma insan denilen bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya... İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş meydanlar ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına geldiğini söyler.

Bazı uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. Bir bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada: Çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zerafetine, güzelliğine çok zarar verirmiş. Bu bayan iştahı olduğu zaman herkesten kaçarmış. Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine katlanamaz. Karnını doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir iştir. Türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış. Bu softalar demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar iyileşeceklerini sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor. Hayatlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar da var. Sağlık, sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belalı hallerdir. Değil yalnız birçok tarikatlar, birçok uluslar var ki doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. Güneşe lanet edip karanlıklara tapanlar bile var. Biz insanlar kendimizi kötülemeye gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o her şeyi bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av kendi kendimizdir.

O miseri! quorum guadia crimen habent. (Gallus)

Ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.

Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! O kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor? Doğanın seni zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın da mı başka işler çıkarıyorsun kendine? Sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir yerde değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı acayip, uygunsuz yasalara uymaya çabala. Üstelik bu yasalar ne kadar özel, dar, dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde arıtıyor senin. Mahalle papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı sıkıya bağlanırsın; tanrının, doğanın emirleri umurunda değildir. Bak, bir düşün bunlar üzerinde: Bütün yaşamın böyle geçiyor. (Kitap 3, bölüm 5)


Montaigne

Sevgi Üstüne



Tensel zevkler değil benim sözünü ettiğim, bu konuda söylenecek çok şey olsa da; aşık olmaktan da söz etmiyorum, ki bu konuda söylenecek şey biraz daha azdır. Dünya bu iki görüntüyle yetinebilir, oysa sevgiyi özel olarak incelemek gerek. Çünkü o bir üretimdir ve seveni de sevileni de değiştirir, iyiye ya da kötüye doğru.

Dıştan bir bakışla bile sevenler üretici gibi görünürler, hem de üst düzeydeki üreticiler gibi. Bir tutku, bir engellenmezlik taşırlar üzerlerinde; Zayıf değil ama, yumuşaktırlar; her zaman dostça davranışlar gösterme aranışı içindedirler. (Sonuçta yalnızca sevgiliye karşı da değildir bu.)

Bu gibileri sevgilerini inşa eder, tarihsel bir şeyler katarlar bu sevgiye, sanki bir gün tarihi yazılacakmış gibi. Onlar için kusursuzlukla tek bir kusur arasındaki fark korkunçtur. Oysa dünya bu farkı rahatça gözardı edebilir. Sevgilerini olağandışı bir şey kılarlarsa , bunu yalnızca kendilerine borçlu olurlar; başaramazlarsa, kendilerini sevdiklerinin kusurlarıyla pek de mazur gösteremezler, tıpkı halk önderlerini kendilerini halkın kusurlarıyla mazur gösteremeyecekleri gibi...

Yüklendikleri sorumluluklar, kendilerine karşı olan sorumluluklarıdır. Bu sorumlulukların kılına zarar gelmemesi için gösterdikleri o büyük çabayı, başka hiç kimse gösteremez.

Öbür büyük üretimlerde görüldüğü, başkalarının hafiflikle ele aldığı birçok şeye sevenlerin önem vermesi, sevginin doğası gereğidir; en hafif dokunuşlara, en fark edilmez ara tonlarına...

Bunların en iyileri, sevgilerini diğer üretimlerle tam bir uyum içine sokmayı başarırlar; o zaman dostlukları yaygınlaşır, yaratıcılıkları çok kişiye yararlı hale gelir, ve üretici olan her şeye omuz verirler...


B. Brecht

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Deneysel Aşk



Büyük Bacon deneylere dayanırdı
Uygulamanın zamanı bunu artık aşka
Belki fark ederiz dokununca birbirimize:
Yatmaktan hoşlandığımızı aynı yorgan altında.

Ve elim, göğüslerini bulunca
Söyle: Hoşuna gidiyor mu? Bir bilseydik bunu
Belki altına değil, göğüslerine ama
Belki de altına ve buraya elimi yalnızca

Yalnız ne istek, ne de isteksizlik
Söylemeli deneyde son sözü
Sevinince, sevinmeli
Zevktir büyüten arzuyu
Kadın'ın seçebilmesi gibi birleşeceği erkeği
Erkek de birleşmemekte özgür olabilmeli


Brecht

Ah, Hiç Hesapta Yoktu Şu Küçük Gül!




Ah, hiç hesapta yoktu şu küçük gül!
Kıpkırmızı birden, böyle yakın, böyle taze
Ah, gelmedik aslında onu görmeye
Ama geldiğimizde, oradaydı işte.

Orada yokken, beklenmiyordu.
Orada olduğunda, inanılması zordu.
Ah, ulaştı hedefe hiç başlamayan.
Ama, hep böyle olmaz mı zaten?


Brecht

Nature

Nature
Do not go where the path may lead, go instead where there is no path and leave a trail.