5 Eylül 2009 Cumartesi

Pesimistus

Bırak beni
Unut

Kirletmek istemiyorum seni
Çevreni

Kara kediyimdir
Adem ile Havva'nın bahçeden kovulmasına neden olan yılan

İnsanları birbirine düşüren
Hep ihtimalsizliği isteyip hayal kırıklıklarıyla sevişen

Acı çekip mutsuz, somurtkan ve sert bakışlarla insanların gözünü yakan
Mutu hak ettiğini sanıp huzursuzluklar bataklığına saplanmış olan

Küçüklüğüyle övünen
Uslu, söz dinleyen bir velet olmuş olmanın iyi bir şey olduğunu sanan

Kişiliği sadece dışarıdan emredilmiş bir robot misali isyanı içinde yaşayıp kendine zarar vermekten başka bir şeyi hayatı boyunca başaramamış olan

Dışarıdan gelen sözlere kulak dayayıp özbenliğini içinde hissedemeyen
Zavallı

Farklı olduğunu söyleyip duran
Sadece istatistik insanı olup ölecek olan...


...birisiyim.

Myself

I always display an ugly beauty

My totally radical thoughts are all naughty

Which have a great spiritual purity

I really do not understand what is meaty

I do not like the people that have lycantrophic sincerity

Some ones must not be privy especially about something that has a significance for someone who is pity

Then that pity

Becomes a nonetity

So I am just a lucky pity

I do detest the creature that has a heart of stone and notorious quality

I love to wallow in selfpity

I guess this is why I live in a big insanity

Feel like it is a real nitty-gritty

Which does not concern those that are deprived of simple pleasures and humanity

4 Eylül 2009 Cuma

Edmund Spenser

1552 yılında Londra’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. Maddi güçleri kısıtlı olsa da Spenser ailesinin yardımı ve kendi çabalarıyla daha en başından çok büyük işler başarmıştır bile; öyle ki Merchant Taylors Okulu’nda Latince, İbranice, Yunanca ve müzik öğrenimi görmüştür ve daha sonra gittiği Cambridge Üniversitesi‘nde okurken, okul giderlerini karşılayamadığı için bir yandan da çeşitli işler yaparak geleceğini aydınlatacak olan ışığı söndürmemek üzere çalışmıştır. Cambridge’de aldığı eğitim, Eski Yunan ve Roma klasiklerinin yanı sıra, eski ve çağdaş İtalyan, Fransız ve İngiliz ını da tanımasını sağlamıştır.

1580 yılının Temmuz ayında Spenser, İrlanda’ya, Arthur Lord Grey de Wilton’un vekili olarak gitmiştir. Sonra İkinci Desmond Ayaklanmasında (Second Desmond Rebellion) İngiliz birliklerinde görev almıştır. İsyancıları bozguna uğrattıktan sonra Munster Plantation’da Elizabet döneminde el konulan County Cork’taki topraklarla ödüllendirildmiştir.

’ın İngiliz ına olan katkılarına bakacak olursak envai çeşit başarılarla karşılaşırız. En iyi başarısı işte bu eserdir, işte şu çalışmadır demektense bu ustanın tüm başarılarını en iyi olarak almamızda hiçbir mahzur görmüyorum. Çünkü onun eserleri dini ve hümanistik özellikleri güçlü bir şekilde barındırır ama bir o kadar da eleştiri niteliğinde Elizabet İngilteresinin yurtseverliğini yansıtır. Eserleriyle hem teknik hem de sanatsal anlamda ilgi çekmiş olan Spenser usta aynı zamanda “Spenser Tarzı Sone”nin () mucididir.

1579′da (Çoban Takvimi) adlı şiir kitabı yayımlanır. Bu yapıtında Spenser yaşam ve aşk konusundaki düşüncelerini dile getirir. Spenser bu kitabı yazarken pastoral şiir ı daha yeni kabul edilmişti ve çobanlarla ilgili, ideal çoban olmakla ilgili, hem mecazi hem ahlakla ilgili yergilerde bulunulup hiciv ıyla bezenirdi pastoral şiirler.

En ünlü ve kendi tarzını yarattığı sonesi () çok beğenilir hatta 1595′te ’in üç cildi daha yayımlanır. Spenser’ın evlilikle sonuçlanan aşkını dile getirdiği (1594) ve (1595) başlıklı derlemelerde yer alan soneleri, Yunan tanrıçalarının dev ejderhalarla büyülü şatolarda ormanı paylaştığı yerde Yunan perileriyle, Hıristiyan melekleriyle anlatılan birçok mitoloji hikâyeleriyle bitirilmemiş kinayeli destanı ’in önceden belirtisidir.

1591′te yayımladığı, saray yaşamı üzerine bir yergi olan hayvan öyküsü Prosopopoia or Mother Hubberd’s Tale (Prosopopoia ya da Hubberd Ana’nın Öyküsü) toplatılır. Bu eserin toplatılmasının sebebi oldukça açıktır. Hayvan yaşamıyla saray yaşamını kinayeli bir şekilde bağdaştırdığından sarayın tepkisini çekmiş ustayı durdurmanın tek yolu yine ve her zaman yapıldığı gibi eserlerini toplatmak olmuş, belirgin bir şekilde güneş balçıkla sıvanmaya çalışılmış; fakat bunu başaramamışlardır.

Spenser’ın başarısına ne eserlerinin toplanmasıyla ne de kaleminin elinden alınmasıyla engel olunabildi, o yine başarılı kaleminden eserleri serpiştirdi; ancak yakın arkadaşı Sir Philip Sidney’in ölümü üzerine 1596′da olarak bilinen bir ağıt yazdı. Acısını dile getirmenin en güzel yolunu bulmuştu; nasıl ki müthiş evliliği için soneler yazdıysa, duyduğu üzüntüyü yine kalemiyle bir ağıt yazarak paylaştı.

Diğer bir yandan askeri görevlerine devam etmekteydi. İrlanda Ayaklanması’nda Kilcolman’daki şatosu yanmış, bunun üzerine , Cork‘a yönetici olarak atanmıştı ve İrlanda’daki durum konusunda bilgi vermek için gittiği Londra’da hayatını kaybetti (1559), geride muhteşem eserlerini bırakarak…

Yazan:

Christopher Marlowe


İngiliz oyun yazarı Christopher Marlowe (1564-1593), oyunlarının “açık ölçü”yle (blank verse) yazılma potansiyelinden ve Rönesans hümanizminin trajik kinayesinden yararlanan ilk oyun yazarıdır.

Üniversite kayıtlarına göre Marlowe, okulun son yıllarında sıklıkla okulu aksatırdı; hatta yasa tarafından izin verilen devamsızlık hakkını aşarak öğrenim derecesini tehlikeye atmıştır. Anlaşılan vaktinin çoğunu Kraliçe Elizabeth’in Protestan yönetimine karşı komplo kuran Katolikler arasında Rheimst’e harcıyordu. Kutsal emirleri yerine getirmeyi reddettiği ve devamsızlık hakkını aştığı için üniversite bir süreliğine öğrenim derecesini vermeyi reddetti; fakat yetkililer müdahale ettiler ve sonunda Marlowe’a derecesi verildi.

“Iambic pentameter” denilen, birbirini izleyen bir vurgusuz bir vurgulu on heceden oluşan uyaksız dizeler, Marlowe ve onu izleyen oyun yazarlarının İngiliz yazınına bıraktığı en değerli miraslardan biridir. Marlowe bu teknik yenilikle de yetinmeyerek oyunlarında geleneksel tiyatronun önünü açmayı amaçlamış ve başarılı olmuştur. On altıncı yüzyılın ortalarına doğru kurulan İngiliz Kilisesinin koyduğu yasakla yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlayan “kilise oyunları” ve “cycle”ların yerini alan “interlude”lar (ara oyunları) ve “morality”ler (ibret oyunları) ile yazarlar kendilerini her açıdan geliştirmeye, yenilikler uygulamaya çalışmışlardır.
Marlowe, “ibret oyunları”nda kullanılan basit ve tekdüze olay örgüsünde değişiklikler yapmakla kalmayıp alt-olay örgülerinin yardımıyla oyunlarının çok boyutlu olmasını sağlamıştır.

Oyunlarında “5-perde” kuralını uygulayan Marlowe aynı zamanda yeni ve çekici tipler yaratma uğraşını da sürdürmüştür. Dolayısıyla, Marlowe’un kısa yaşamına sığdırdığı birbirinden ilginç yedi oyunuyla yeni yeni parlamaya başlayan İngiliz tiyatrosuna getirdiği yenilikler arasında karakter betimlemeleri önemli bir yer tutar. Konuşması olmayanlar hariç 198 karakterle, Marlowe, ilk kez bu kadar çok sayıda oyun kişisi yaratan yazar unvanını elinde bulundurmaktadır.

Marlowe’un oyunlarına temalar egemendir; karakterler görüşlerin, inançların sözcülüğünü yapar; tutkularıyla yaşar, tutkuları uğruna ölürler. Gelişmezler, kişiliklerinde değişme olmaz, düz bir çizgi üzerinde yürürler ve başladıkları yerde bitirirler oyunları. Marlowe’un karakterleri tutkulu, kararlı, her türlü duyguyu en yoğun biçimde yaşayan yiğit kişilerdir. Kısa örneklerle üzerinden geçecek olursak örneğin bir dünya imparatorluğu kurmaya kararlı Timur; Yahudilerin sevilmediği bir adada dünyanın en zengin kişisi olmayı kafasına koymuş olan Barabas; Kartaca’da geçici bir süre konaklamak zorunda kalan, bir imparatorluk kurmak gibi ağır bir görevi üstlenmiş Aeneas’a delicesine tutulan Dido; siyasal güç uğruna ülkesi Fransa’yı ikiye bölmekten çekinmeyen Guise; sevdiği insan uğruna ülkesini karmaşanın ortasına atmaktan çekinmeyen Edward; aldığı eşsiz üniversite eğitimine karşın, bilgi karşılığında ruhunu şeytana satan Faustus… Ölümlüleri yok edici yoğunluktaki tutkulara sahip bu kişiler, bu özellikleriyle devleşir; izleyiciyi ve okuru büyüler.

Marlowe, University Wits dram topluluğu üyelerinden biriydi ve Master yıllarında oyun yazarlığına başladı. Marlowe 7 tane oyun yazmıştır. Marlowe’un oyunları hem kendi hayatında hem de ölümünden sonra günümüze kadarki dönemlerde seyircilerin çok ilgisini çekmekle beraber işlediği konular dolayısıyla her zaman tartışmalara yol açmıştır. İşlediği temalar ve konular arasında; Doktor Faustus’ta ateistlik ve şeytana tapma, Edward II’de eşcinsellik ve ’da anti-semitizm -Yahudi düşmanlığı- bulunmaktadır. Ayrıca Marlowe İngiliz ı içinde Hero and Leander adlı uzun şiiri ve (İhtiraslı Çobandan Sevgilisine) adlı kısa bir şiiri ile de ünlüdür.

Dido, Queen of Carthage (Dido, Kartaca Kraliçesi) muhtemelen ile ortak yazılmış Marlowe’un ilk oyunudur. Oyun Dido’nun dramatik hikâyesini ve Cupid tarafından kandırılan Aeneas’a olan aşkını anlatır. Aeneas’ın ihaneti ve sonuç olarak İtalya’ya giderkenki intiharıyla sonuçlanan oyunlar konu bakımından aslında ’in 1. 2. ve 4. kitabına dayanmaktadır.

O, yüksek şiir ını sahnede en doğru yerde kullanmış ve bize yaratıcısı gibi ateşli ve ihtiraslı karakterlerini kendinden bile daha iyi olan bir şair, yani ’e bu yolu hazırlayarak bırakmıştır.

Trajedide ilk önemli gelişmeleri yapan elbette büyük usta Marlowe’dur. Neredeyse her oyununda tek bir karaktere yoğunlaşır. İki bölümden oluşan Tambur laine the Great ilk defa 1590 yılında basılmıştır. İlk bölümün ünlü giriş kısmı yeni bir şiirsel ve dramatik tarzı ilan eder:
“From jigging veins of rhyming mother wits,And such conceits as clownage keeps in payWe’ll lead you to the stately tent of war,Where you shall hear the Scythian TamburlaineThreat’ning the world with high astounding termsAnd scourging kingdoms with his conquering sword.View but his picture in this tragic glass,And then applaud his fortunes as you please.”
Dizelerde olduğu gibi oyun Tamburlaine’nın iktidara yükselişinin apaçık bir göstergesidir. Kahramanımız korkuyu ve merakı oyun boyunca kışkırtır.

Marlowe’un açık ölçüyle (blank verse) yazılmış dikkate değer ilk İngilizce oyun olan Tamburlaine 1587 yılında Londra’da sergilenmiştir. Tamburlaine çobanlıktan savaşçılığa yükselen Fatih Timur hakkındadır. Thomas Kyd’in The Spanish Tragedy’siyle birlikte Tamburlaine genellikle Elizabeth tiyatrosunun olgun evresinin başlangıcı sayılır. Tamburlaine’nin büyük başarısı Tamburlaine II ile izlenmiştir.

Tamburlaine mükemmel sahnelerin yaşandığı bir geçit töreni gibidir; oyundaki her şey Tamburlaine’deki hayattan daha büyüktür. O sadece fethetmekten memnun değildir; büyüklüğünü, fethettiklerine, Dmascus’un tüm kızlarını öldürerek, esir Soldan of Turkey’i maşa olarak kullanarak ve onu kafeste taşırken parmaklıklara vurarak, döverek hatta kendi öz oğlunu korkaklığı sebebiyle öldürerek kendini bazılarına hayran bırakır.

Tamburlaine Babylon’u alır ve yöneticiyi oklarla deldirir (hatta oyun sırasında bu oklardan birkaçı seyirciler içindeki bir çocuğun ölümüne sebep olmuştur) ve kasabada yaşayanları gölde boğar.

Aslında bu, Nazi ve Komünistleriyle birlikte çağımızın bir karikatürüdür; fakat bu karikatür Marlowe’un açık ölçüsüyle, olağanüstü başarısıyla yapılmıştır.

Yaklaşık 1589′da yazılmış olan (Malta Yahudisi), Elizabeth dramasının en güçlü Machiavellian karakterinden biri olan Barabas’ın bir hikâyesidir. Tamburlaine’in aksine Barabas kurnaz, üçkâğıtçı ve ağzı sıkıdır. Oyunun başında Machiavelli giriş kısmını okuduktan sonra uzun açılış konuşmasıyla Barabas’ın serveti kutlanır. Fakat Barabas’ın tüm serveti Türklerin övgüsünü kazanmaya çalışan Malta’nın yöneticisi tarafından mahrum edilir. Bu olaydan sonra Barabas öç almaya girişir ve bu öç sadece Malta yöneticisinden değil, aynı zamanda Hıristiyan ve Müslümanlardan kaynaklanır. Barabas rahibeleri zehirler, kendi kızlarını seven çocukları birbirlerine öldürtür ve en sonunda Türklerin liderlerini katletmeyi teklif eder. Düşmanları için hazırladığı kızgın yağ kazanlarında ölen düşmanları değil, kendisi olur.

Marlowe’un en iyi eseri olarak düşünülen Doktor Faustus’un ana karakteri tüm alanlarda uzmanlaşmak isteyen ve bunun için şeytanla pazarlık yapan bir bilgindir. Dünyadaki her şeyi öğrenmesi için şeytan onun 24 yıla ihtiyacı olduğunu söyler ve bunun karşılığında ondan ruhunu ister ve de anlaşma sağlanır. Doktor Faustus’un bu trajik hikâyesi Faust efsanesinin ilk dramatize versiyonu olan Alman Faustbuch’a dayanmaktadır.

Şeytanla anlaşma versiyonları dördüncü yüzyıla kadar dayansa da Marlowe kahramanının kitaplarını yakamamasıyla ya da merhametli Tanrı’nın anlaşmasını feshetmediği için oyunun sonunda pişman olmasıyla diğer versiyonlardan önemli bir şekilde ayrılır. Marlowe’un kahramanı şeytanlar tarafından parçalanarak çığlıklarla cehenneme gönderilmiştir. Aslında Dr. Faustus metne ait bir problemdir çünkü çok fazla düzeltme yapılmış ve muhtemelen sansürlenmiştir; hatta Marlowe’un ölümünden sonra tekrar yazılmıştır. Oyunun iki versiyonu da mevcuttur. Metin A ve Metin B olarak ayrılmıştır ve birçok bilgin A metninin Marlowe’un orijinalini yansıttığını savunur; nedeni ise A metninin düzensiz karakter isimleri içermesidir.
The Massacre at Paris (Paris’te katialam) 1572′deki Saint Bartholomew’s Day Massacre olaylarını betimleyen kısa bir çalışmadır. Dr. Faustus’la beraber Marlowe’un en tehlikeli oyunlarından biri sayılır; Londra’da kışkırtıcılar yakalandığından son sahnede böyle bir olasılık için birinci Elizabeth’i uyarır.

Marlowe’un oyunları müthiş ölçüde başarılıdır ve bu başarı ’in başarısına da bağlıdır. Tamburlaine’in, Faustus’un ve Barabas’ın kibirli rolleri muhtemelen Edward için yazılmıştır. Marlowe’un oyunları Alleyn’in şirketinin The Admiral’s Men repertuvarının temelidir.

Bazen Marlowe’un Morley olduğu kuramı sunulmuştur. Morley, Arbella Stuar’ın özel öğretmenidir (1589). Morley’in Marlowe olduğu olasılığı ilk TLS mektubunda E. St. John Brooks tarafından ortaya atılmıştır ve eğer Marlowe gerçekten de Morley ise bu onun ajan olduğu ihtimalinin bir göstergesidir aslında.

Marlowe tanrının düşmanı olarak imalarda bulunduğundan ateist olarak sayılmıştır. Modern tarihçiler, onun ateizmini katolizmiyle birleştirip detaylı ve güçlü rol yeteneğini de ekleyerek bir diğer işi olan hükümet ajanlığını benimsemiş oluğunu düşünmektedirler.
Marlowe’un akran yazarlar arasındaki ününden bahsedecek olursak ölümüne haftalar kala onu “Marley, the Muses’ Darling” (Marley Muses’in sevgilisi ‘Muses Yunan mitolojisinde yazarlara, şairlere ilham veren tanrılardır’) olarak hatırlatmıştır. Michael Drayton ise ilk şairlerde olduğu gibi içinde bulundurduğu özgüveni takdir etmiştir. Ben Johnson “Marlowe’s Mighty Line’ı yazmış, arkadaşına “Poor Deceased Kit Marlowe”u yazmıştır ve yayımcı Edward Blount, ’a Hero and Leander’ı adarken Marlowe’u anmıştır.

En önemli övgü ise Shakespeare tarafından As You Like It adlı eserinde yapılmıştır. Aslında Shakespeare, Marlowe’dan çok fazla etkilenmiştir ve bu etkilere kanıt olarak Shakspeare’in Anthony and Cleopatra eseri Marlowe’un Dido eserinin, The Merchant of Venice Jew of Malta’nın, Love’s Labour’s Lost’un The Massacre at Paris’in, Richard II ise Edward II’nin ve Macbeth ise Dr. Faustus’un aynı temalarla tekrar yazılmış hali gibi olmasıdır. Bazı kişilerse ünlü İngiliz oyun yazarı tarafından yazılmış olduğu kabul eden ünlü oyunların gerçekte Marlowe tarafından yazıldığını iddia etmişlerdir. Aslında bu büyük olasılıkla doğrudur.
Her ne kadar hayatı üzerine bilinenler olsa da aslında Marlowe’un hayatı ve ölümü gizemlidir. Devletin gizli bir ajanı olduğuna dair elde belgeler bulunmaktadır fakat hala tartışmalar sürmektedir. Ne yazık ki usta yazar çok genç bir yaşta henüz 27 yaşında iken bir bar kavgası sırasında başına bir kama saplanması ile öldürülmüştür. Ateist olması veya eşcinsellik konusunu işlemesi dolayısıyla hükümet yanlılarınca bir suikaste uğraması veya işlediği konuları sevmeyenlerin bir komplosuna kurban gitmesi hala tartışılmakta olan konulardandır...


Yazan:

İngiliz Edebiyatının Usta Kalemi Geoffrey Chaucer

(yaklaşık 1341–1400) İngiliz yazar, şair, filozof, siyasetçi ve diplomattır. Bu kadar çok yönlü oluşu onu unutulmaz, edebiyatta üzerine konuşulmaya değer kılan özelliklerinden biridir. öncesi İngiliz ının en büyük şairlerinden biridir Chaucer. Ayrıca, edebi çevrelerce İngiliz ının babası olarak da nitelendirilir. Öyle ki İngilizlerin “bizim Homeros’umuz”, “bizim ’miz” sözleriyle övdükleri kişinin ta kendisidir. Hem alanında hem de dil alanında çağının gereksinimini karşılamış hatta daha da öteye gitmeyi başarmıştır. Anglo Saxon devri sonrası sadece köylüler tarafından konuşulan İngilizceyi, Fransızca kelimeler ile geliştirerek sadeleştirmiş ve günümüz İngilizcesine daha yakın bir dil elde etmiştir. İngilizceyi ayakta tutmuş, yaşatmıştır.

İlk yıllardaki eğitimine ilişkin bilgi yoktur, oldukça varlıklı bir ailenin soyundan gelmesi, saraya yakın olmasından ötürü kendisi diplomatlık yapmıştır. Hayatında göze çarpan olaylardan bir tanesi ise katıldığı Reims kuşatmasıdır.

Chaucer 1359′da III. Edvvard’ın ordusuyla Fransa’ya gitmiş ve Reims kuşatmasına katılmıştır. Savaşta tutsak düşmüştür fakat 1360′ta Kral III. Edvvard fidyeyi ödeyerek Chaucer’ı kurtarmıştır. 1367′de kralın hizmetine giren Chaucer 1368′de şövalye adayı olmuştur. 1370′lerde diplomatik görevle Flandre, Fransa ve İtalya’ya gitmiştir, bu sebepten ötürü eserlerinde Fransız ve İtalyan edebiyatlarının etkisi görülür. Fransızcayı ve dönemine özgü ortaçağ İngilizcesini çok rahat konuştuğu, gündüzleri diplomatlık yapıp geceleri kitap okuyarak kendini geliştirdiği bilinir.

Chaucer ilk şiirlerini saray çevresinin beğenileri doğrultusunda ve Fransız şiirinin etkisi altında kalarak yazdıysa da, sonraları kendine özgü bir üslup oluşturmayı başardı. Chaucer’ın ilk özgün yapıtı ’dır (yaklaşık 1370; “Düşesin Kitabı”).
Kimi eleştirmenlerce en duygulu ve derin yapıtı olarak değerlendirilen ’i (”Troilos ve Khryseis”) ’nun Fdostrato’sundan esinlenerek 1380′lerde yazdı. 8.239 dizelik bu şiir, Truva Savaşı sırasında yaşanan mutsuz bir aşk öyküsünü anlatırken, insanların özgür istemlerini ve kararlılıklarını dile getirir.

Chaucer’ın 1390′lardaki en önemli yapıtı ise ’dir (””). Chaucer bu manzum yapıtını, Aziz Thomas Becket’in Canterbury’deki mezarını görmek üzere Londra’dan yola çıkan 30 kadar hacının, yolda hoşça vakit geçirmek için birbirlerine anlatacakları toplam 120 öyküden oluşturmayı tasarladı. Canterbury Tales’den günümüze dört tanesi bitmemiş 24 öykü kalmıştır.

Yapıtın giriş bölümünde hacılar tanıtılır. Aralarında bir şövalye ile uşağı, avlanmayı seven bir keşiş, rahibe, doktor ve kaptan gibi toplumun çeşitli kesimlerinden gelen kişiler vardır. Anlatılan öykülerde sık sık ironi kullanılmıştır ve sadece üç eserde ironi kullanılmamıştır. Bunlar ‘Knyght, Persoun of a toun, Plowman’dir. Bu öykülerin en etkiletici olanları Prioresse, yani rahibenin hikâyesidir ki bu hikâyede rahibe yapması gerekenleri yapmaz, olması gerektiği gibi değildir; aristokratik yaşama özentisi, rahibede olması gereken özellikleri taşımaması en belirgin özellikleridir. Diğer göze çarpan hikâye ise The Wyf of Bathe geleneksel, o çağda yaşayan kadına uymayan davranışları, özel hayatı bakımından topluma ve ahlak değerlerine uymayan yapısıyla ironinin derinlemesine kullanıldığı diğer öyküdür.

Chaucer’ın yarattığı kişilere çağını aşan bir gerçekçilik, mizah ve hoşgörüyle yaklaştığı bu yapıt, hem eğlendirici hem de eğitici niteliktedir. Gerçek karakterler hakkında yazıp toplum düzenini eleştiren ilk yazar ve şairdir. Chaucer döneminin aksine din dışı, günlük yaşamla alakalı konuları işlemiş, eserlerinde ünlü, kahraman ve soylu insanların yerine sıradan, çeşitli sınıflardan insanlara yer vermiştir. Bol bol ironi yapmış, taşlama ve alaydan yararlanmış ve o güne kadar süre gelen aliterasyon geleneğini bir kenara bırakıp kafiyeyle şiir yazmıştır.

Chaucer’ın başlıca özellikleri konularının değişkenliği, üslubu ve insan doğasının karmaşıklığını yansıtmadaki ustalığıdır. Genellikle Latincenin kullanıldığı bir dönemde Ortaçağ İngilizcesi ile yazması da önemli bir yeniliktir. Öykülerine sinen ince mizah yer yer güldürüye dönüşür. Ne var ki, çok temel ve önemli düşünsel sorunları da irdelemekten geri kalmaz. Bedensel aşkı konu edindiği gibi, tanrısal aşkı da tutkulu bir biçimde dile getirir. 2.000 dizeyi aşan (yaklaşık 1380; “Ün Evi”) ile (yaklaşık 1380; “Kuşlar Meclisi”), ünlü şiirleri arasındadır.

Chaucer belki de bir insanın yapamayacağı şeyleri yapmış, cesaretiyle, anlatımıyla, katkılarıyla yeri doldurulamaz bir mevki edinmiştir. Yaşamına çeşitli alanlarda yön vermiş, fırsat bulamasa bile kendini olabildiğince iyi yetiştirmiş, edebiyata yeni bir nefes olmuştur. Chaucer’ın mezarı Londra’da, devlet adamları ve şairlerin gömüldüğü VVestminster Abbey’dedir.

Yazan:

Nature

Nature
Do not go where the path may lead, go instead where there is no path and leave a trail.