Yurt yaşamımdaki ilk üç ayımı geride bırakmıştım. Üç kişilik odada kalıyordum. Aile çevresindeki davranışlarımla, tanımadığım iki kişinin karşısına çıkamazdım. Çünkü biliyordum ki özgürlüğüm diğer insanların sınırına kadar olmalıydı. Ben de buna dikkat etmem gerektiğini düşünerek hareket edecektim.
İlk zamanlar, tanımadığım bir ortamda bulunduğumdan güven sorunu yaşadım doğal olarak. '' Eşyalarım çalınmaz umarım. '' diyerek geçirdim o alışma dönemlerimi. Onları tanıyıp onlar hakkında bilgilenmek istedim. Çünkü birisine güvenmek için onu tanımam gerekir. Odaya yerleşmeden önce müdür yardımcısı X bey bana: '' İki pırlanta gibi çocuk var. Hiç sorun çıkarmadılar. Üç senedir buradalar. Onların yanına geçmeyi düşünür müsün? Hem de aynı fakültedensiniz. '' dedi. Ben de X beyden düşünmem için bana biraz süre vermesini isteyerek sırtımı oturduğum koltuğa dayadım.
Aklımdan geçen düşünceler şunlardı:
'' Üç yıldır buradalar. Demek ki üç yıllık tecrübeye sahipler. Yardım alabilirim! Hem sorun çıkarmadıklarını söylüyor. ''
'' Kafamda birçok soru işaretiyle geldim buraya, üniversiteye, yurda, yeni bir şehre, yeni bir maceraya, yeni bir hayata. Hep tecrübelerimiz göstermez mi bize ne yapmamız gerektiğini? Evet. O halde, kötü tecrübeler edinmeden tecrübeli birilerinden bilgi almam doğru olur. ''
'' Benden üç yaş büyükler. Daha olgundurlar, değil mi? ''
'' Hem aynı fakültedeymişiz... Olaylı olduğunu duyduğum fakültem hakkında yeri dışında hiçbir bilgiye sahip değilim. Bildikleri her şeyi öğrenebilirim; o odayı seçersem. ''
Pek rahat olduğunu düşünmediğim koltuktan doğrularak X beye döndüm, ve: '' Pekala, o oda olsun.'' dedim. X bey suratındaki garip gülümsemeyle bana: '' Karar vermene sevindim hele şükür'' dedi. Ben de: '' Ben de'' diyerek anahtarı elinden kaptım.
Odaya vardığımda içimde bir mutluluk vardı. Evet. Vardı. Sesini duyuyordum. Kapı kolunu çevirmeye çalışırken içeride birisinin olduğunu fark ettim. Nasıl fark etmem? Yüksek sesli TV adeta varlığını hissettirmek için çırpınıyordu. Demek ki duyduğum ses buymuş...
İçeri girdiğimde saçı uzun olan keçi sakallı birisiyle karşılaştım: Ozan. Bu fiziksel görünüş bende olumlu bir etki yarattı ki hemen konuşmak istedim. Söylediklerinden karakterini, düşüncelerini öğreniyordum. Çekingen davranmayıp konuşmak istemesi, sorularımı yanıtlaması hoşuma gitmişti. Saygılıydı. en başta aradığım şey de, zaten, saygıydı.
Zamanla nasıl davranmam gerektiğini kavramaya başladım. Odanın üçüncü sakini, Reşat, henüz gelmemişti. İlk haftayı onsuz geçirdik. Keyfim yerindeydi. Beklediğimden iyi bir yurtla karşılaştım. Hatta aileme: '' Altı yıldızlı burası ya! '' diyerek onları da sevindirmiştim.
Bir sabah Reşat geldi. Sabahın çok erken bir saatinde son derece saygılı(!) bir şekilde odaya girdi. İçeri girmesiyle havaya zıplamam bir olduğu için kendimi ayakta bir anda ayakta buldum. Onu karşıladığımı sandı, sanırım. Elini uzatıp: '' Merhaba ben Reşat '' dedi. Ben soğuk bir sesle: '' Günaydın '' dedim, ve banyoya, yüzümü yıkamaya gittim. İsteksiz ve yavaş adımlarla hedefe ulaşırken: '' Ne güzel, bu arkadaş sayesinde hiçbir derse geç kalmam '' diye düşünüp kendimi güldürdüm. Reşat'ın urfalı olduğunu söylemişti Ozan. Bu, benim, kafamda hemen bir önyargı oluşmasına sebep olmuştu. Şivesi farklı, esmer, değişik giyinimli, sakallı bir tip bekliyordum. Öyle de çıktı.
Önyargılı olsam da öyle davranmadım. Saygılı ve nazik tavrımı korudum. Gitgide birbirimize alıştık. Beraber yemek yedik. Ben çatal, bıçak, tabak kullandım... Onlara mı uymalıydım?
Samimi olmaya çalıştım. Bu yanlış bir davranıştı sanırım. Reşat laubali olmaya başladı. Çocukça davranışlar sergilemeye, el, kol hareketleri yapmaya başladı. Son derece rahatsız olmaya başlayıp soğuk davrandım. Bu da ona düşünme fırsatı yarattı. Gerçekten yarattı mı acaba? Neyse.Her şeyin iyi gittiğini sanıyordum.
Her gece üç, dört gibi yatıyorduk uyumak için. Bunu yapmamam gerektiğini düşündüm. Çünkü derslerdeki verimimi düşürmeye başlamıştı, tabiî başarımı da, ne yazık ki. Uyku düzenim bozulmuştu. Geç yatıyor olmam; öğlen uyumak istememe, uyku ihtiyacı duymama neden oluyordu. Defalarca bu konuyu açmama rağmen bir türlü istediğim olmuyordu. 12 - 1 civarı yattığımda ışığı kapatmak istiyor; ama Reşat tarafından engelleniyordum. '' Peki '' deyip sesimi çıkarmadım hiç. Bir şekilde uyuyacağımı düşündüm; ama uyuyamıyordum. Her ne kadar düşüncelerimi iyiye yormaya çalışsam da olmuyordu. Konuşmaya çalıştığımda Reşat anlayamıyordu.
'' İlk dönem bitsin, odamı değiştiririm. '' düşüncesiyle avuttum kendimi; ama biliyordum ki bir tartışma kaçınılmazdı.
İkinci dönem oldu. Reşat bir hafta arkadaşında kaldı. Yurtta geçirdiğim en güzel bir haftamdı. Ozan vardı; ama saygılıydı. Masasındaki ışığı kullanıp ana ışığı kapatıyordu. Reşat geldi. O aralar iyi bir ruh hali içinde olduğumdan sorun olmayacağını düşünüyordum. Geldiği gece, yani dün, dizüstü bilgisayarının başında uyuyakaldığından ışığı kapayıp huzurlu bir uyku çektim.
Bu gece ise olanlar oldu. Artık dayanamazdım. Ve patlayacağımı biliyordum.
Güzel ve tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır. Ya yılan konuştuğum dilden anlamıyorsa?
Nazik bir şekilde sorunu birkez daha anlattım. Işıkta uyuyamadığımdan ve beni rahatsız ettiğinden söz ettim. Bana: '' Ne yapabilirim? '' '' Uykun varsa, yat uyu. '' türüden şeyler söyledi. Ben: '' Böyle küçük bir mesele yüzünden neden moralimi bozuyorsun? Koca adamsın, illa çocukça davranıp seni şikayet mi etmeliyim? '' dedim. '' Et, edersen ne olur? '' dedi. '' Peki '' deyip ışığın gözümü delmesini engellemek için yastığı göğsüme koyup uyumaya çalıştım. Bir saat geçti; ama uyuyamadım. Bir yanardağ misali, sinirli bir şekilde kalkıp ışığı kapattım.
Dönüp: '' Yeter '' dedim. Burnumdan soluyor, gözlerimden nefret dolu bakışlar yağdırıyordum. Ozan kulaklıkla ilk dönemki gibi hayatını idam ettiriyordu; film izliyordu saatlerce. Reşat dönüp: '' Efendim !!? '' dedi.''
Yeter diyorum Yeter artık. Uyumam gerekiyor, ve ışığı kapatıyorum. '' dedim, büyük harflerle. Yatmak üzere yatağıma yönelmiştim ki çocuk Reşat ışığı açmaya gitti. Açtı. Kalktım, yeniden kapattım. Ve bir ton laf dizdim duvarlara...
Yeniden açtı. Bu sefer karşı karşıyaydık.
'' Anlamıyor musun, algılayamıyor musun? Rahatsız olduğumu belirtiyorum. Bu bir görgü kuralıdır. Tek başına kalsaydın; açabilirdin istediğin zaman, istediğin kadar. Ama başka insanlarla yaşıyorsun, ve saygı göstermelisin. '' dedim bağırarak.
'' Affedersin, algılayamıyorum. Senin kadar zeki değilim. '' dedi bizim 0-5 arkadaş.
'' Algılamalısın, çünkü ben o kadar zeki değilim. '' dedim.
Birkaç defa: '' Adam gibi yat, uyu işte. Bağırarak görgü kuralı mı öğretiyorsun? İnat değil mi? Kapatmayacağım işte. '' dedi.
'' Neye karşı bu inat Reşat? Ben senin düşmanın değilim. Neden saygı göstermiyorsun? '' dedim.
'' Sen bana saygı göster, ses etme. Bağırarak Ozan'ı, diğer odadakileri rahatsız ediyorsun. '' dedi.
'' Ben uzun süredir rahatsızım bu durumdan. Onların sadece birkaç dakika rahatsız olmaları sivrisinek ısırığı kadardır. '' diye düşündüm; ama öbür yandan, birisine rahatsızlık verme düşüncesi beni engelledi.
Artık yapılacak tek bir şey kalmıştı bu saygısız, kalınkafalı mahluka: Vurmak.
Ya vuracak ya da başka bir çözüm bulacaktım bu duruma. Hızlı düşünüp aradığım çözümü buldum: Işığı açmasını sağlayacak düğmeyi kırmak.
'' İlla düğmeyi mi kırmam gerekiyor? '' dedim.
'' Kıramazsın ki. '' dedi.
Ben kırmak için kendimi çoktan serbest bırakmıştım.
Ve kırdım.
Bu durumda siz ne yapardınız?
İnsan olan insana, insanca davranılır. Görgü kuralı öğretmek benim ne haddime ..?
2 yorum:
Çok güzel de bu rahatsızlığı sebep gösterip başka odaya geçemiyor musun ?
Geçtim dil döküp müdüre. Aynı yerde daha fazla kalamazdım.
Yorum Gönder