18 Şubat 2012 Cumartesi

O Akşam




Uyanışa İki Kala

Her zamanki gibi arkadaşlarıyla Taksim’de bir kafeye gidip bir şeyler içmek dertleşmek istedi o öğlen.  Çok yorgun da değil de, hatta çok iyi de hissediyordu. Sanki bir şeyler olacakmış gibi. Dertleri canını sıkmıştı son zamanlarda. Yakın arkadaşlarını aradı. Tüm ayarlamalar yapıldı, akşam 8’de o kafede bulaşacaklardı. Günlük sıradan işlerini ustalık ve ivedililikle halledip akşam için hazırlanmaya koyuldu. Bu akşamın diğer akşamlardan bir farkı yoktu aslında; ama her nasılsa o farklı hissediyordu işte.

Hazırlandı, öyle özel bir süslenme içine düşmedi. Banyo aldı. Kaynar suda arınmaya çalıştı kirlerinden. Denedi ve başardığını düşündü. Soğuk zemine bastığında irkildi ilk, sonra havlusuna koştu.  Temiz kıyafetlerini çıkardı gardolabından, giyindi, kuşandı, süslendi. Rujunu sürerken eli kaydı ilk, hayırdır acaba dedi, gülümsedi geçti. Bir heyecan kaplıyordu kalbini. Günlerden Cumartesi’ydi. Taksim de amma kalabalık olurdu bugün. Hava da çok güzeldi. Kuru ve sıcak esen bir sonbahar günüydü.

Taksim’e giden dolmuşlardan birisine attı kendini. Sanki dolmuşta o akşam kadın günüydü. Tek erkek şöfördü. Hızlıca cıvıldayarak konuşan kızlar ve iyi giyinimli kadınlar doldurdular dolmuşu. Çok zaman geçmeden ayrıldılar duraktan. Cumartesi olmasına rağmen yolda trafik yoktu ve dolmuş süratle yol alıyordu. Bir anda karşılarına sağ şeritten bir araba atıldı. Dolmuş yoldan çıkmamak için kıvrandı adeta. Sonra rahatsızlık çınları çaldı dolmuşta. Herkesin yüreğine inmişti o an. O, gergin havaya rağmen istifini bozmadan camdan arabaları izlemeye dalmıştı. Belli bir zaman sonra Taksim’e varmışlardı işte. İndi arkadaşlarıyla buluşmak için, hızlı adımlarla ilerledi insan kalıntıları arasından. Bir tetris ekranını andırıyordu Taksim, yolda boşalan alanlara aniden yeni insanlar doluyordu.

İnsanların arasından sıyrıla sıyrıla varmaya çalıştı buluşma noktasına, cebelleşti adeta. Tam da o sırada arkadaşı aradı. Yoldayım geliyorum, az kaldı dedi. Gözünü yoldan ayırmışlığın verdiği dikkatsizlikle gelen treni görmedi ilk. Telefonu düşürecekti az kalsın. Sonradan kenara çekildi. Trenin arkasına takılmış küçük çocukları gördü. Sanki bir şeyi başarmışlığın ışıltısı vardı gözlerinde, gülüyorlardı. Eğleniyorlardı belli ki.

Az sonra uzakta arkadaşlarını gördü. El sallayası geldi nedense buradayım dermişçesine. Sonra buluştular ve girişin hemen yanındaki masaya oturabildiler. Cumartesi olmasına rağmen Asmalımescit’te hem de adı duyulmuş bu kafede yer bulabildiklerine sevindi. Hem de böyle bir yer. Sigara içtiklerinden burası bu gün için bulunabilecek belki en güzel yerdi onlar için, diye düşündü. Kırmızı minderlerinin yanında üstlerinde de güzel bir ısıtma sistemi vardı. Üç kızdılar. Başladılar ondan bundan konuşmaya. İlk aç olduklarından bir şeyler yemek istediler. Çok geçmeden yemekleri geldi içeceklerinden önce. Biracı bir gruptu bunlar. Birisi hatta yemek öncesinde çabucak bitirmişti birasını. İkincisini istedi yemeği geldiğinde.

Uzun uzadıya sohbet ettiler. Hadi birilerini keselim dedi beyaz şapkalı arkadaşı. O sırada da onun gözüne birisi takıldı. Yan masayla ilgilenen garson çocuk. Sanki kafenin sahibiymiş gibi samimiyetle gülümseyip kokteyller öneriyordu. ‘’Birayı her yerde içersin, buraya gelmişsin, bizim bir kokteyllimizi dene bence. Önerebileceğim çok güzel bir tane var.’’  O an kırmızı paltolu arkadaşı bir şeyler söyledi; ama o hiçbir duymadı. Odağını kaybetmedi. Sonra kendine geldi. Efendim, dalmışım? dedi. Sana verdiğim broşürü okudun mu? diyorum, hani dönecektin bana n’oldu cicim? dedi. Bir an neden bahsettiğini anlamasa da 29 Ekim’de yapılacak yürüşüyle ilgili öğrenci kolektifini anlatan kağıdı anımsadı masasındaki. Bir göz gezdirdim, unutmuşum yoğunluktan haber vermeyi canım, tabii gelcem ben de. dedi.

Bir süre sonra yemekleri kalkmış dördüncü içeceklerini sipariş edeceklerken o çocuğu kesmeye başlamıştı; ama sanki diğerlerine hissettirmemeye çalışıyordu sahiplenircesine. Baktı baktı. Sigara içişine bile dikkat etti. Çarpılmıştı belli ki. Her elini ağzına götürüşünde sanki içine çektiği sigara değil de kendi dudaklarıydı. Garson geldi ve yeni siparişlerini sordu. O o çocuğun adını sormak istedi çaktırmadan; ama çekindi bir an. Şans eseri o anda başka bir garson kendisine seslenmişti. Adını öğrendi. Adı bir anda sevimli ve sıcak geldi ona. Sipariş bekleyen garsona dönüp yan masaya sipariş edilen içkiyi gösterip kendisinin de onu denemek istediğini söyledi. Hay hay efendim diyen, garson hızlıca yan masadan kalkan ele doğru yöneldi. Lavaboya gitmek için kalktı, sendeledi ilk başta. Bacağı uyuşmuştu.

Aynada kendine biraz çekidüzen verdi. İşte olmuştu, tüm gün hissettiği şey buydu demek. Heyecanlandı. Lavabodan çıkıp etrafa bakınarak masasına ilerledi. Baktı, o yine ordaydı. Arkadaşlarına fark ettirmeden onun yanına gitti ve ‘’Kaçta çıkıyorsun?’’ dedi utanmadan alkolün de vermiş olduğu cesaretle. Bunu üniversite yıllarında hem macera olsun diye hem de seks tecrübeleri edinmek için tekrarlamıştı. En azından şansını denemişti. Neden yine kendini birkaç sene genç hissetmeyecekti ki? Yine güzeldi, yine alımlıydı ve yine sevimliydi.

Geçen süre içinde garson arkadaşı o çocuğa kendisinin adını bir kızın sorduğunu söylemişti bile. O da herhalde bir arkadaşının kafede olduğunu düşünüp etrafa bakınmış, merak etmişti. Kendisine yöneltilen soruyu beklemiyordu açıkçası. Garson çocuk aldırmadı başta, güldü geçti. Sonra aklında yer etti bu soru. Böyle bir sorunun bu tarz bir ortamda geldiği anlamları aklından geçirdi. Hiç mi hiç beklemiyordu bunu. Şaşırdı, sevindi, hayal kırıklığı yaşadı. Çok ucuz bir soru bu, diye düşündü; ama kendisini bu soru içinde boğulmuş buldu sonrasında. Şehvet duydu. Kızı aklından geçirdi. Ne yapıyorum ben, diye eleştirdi kendisini. Kız ortadan kaybolmuştu.

Arkadaşlarının yanına geri döndü. Neden bu kadar uzun sürdü dönmen, sorusu çevrilince kendisine o dayanamadı. Bir çocuktan etkilendiğini, bu çocuğu anlattı, garson çocuğu. Gösterdi farkında olmadan parmağıyla. Burslu yüksek lisans yapıyordu. Eskisi gibi dışarı çok dışarı çıkamadığından yakındı. Eskiden yaşadığı duyguları tekrar yaşamak istediğinden söz etti. Hissettim, dedi. İstiyorum, dedi. Yakın arkadaşı olan beyaz şapkalı, Şansını denemelisin o zaman kızım, dedi. Bir diğer içkilerini içerlerken çocuğun kendisini cevapsız bırakması geldi aklına. Korku sardı etrafını ilk, reddedilme korkusu. Cevapsız kalmasına üzüldü sonra. Sanki hiç derdi yokmuş gibi, bir anda en büyük derdi bu çocuk oldu. Çok abarttı belki onu. Görüntüsü cezbetmişti. Felekten bir günah gecesi yaşayacaklardı. İstediği buydu. Nerede nasıl olduğu önemli değildi. O an için önemli olan gerçekleşmesiydi. Gerçekleşecekti, biliyordu.

Saat 12’yi vurmuştu. Arkadaşlarından ayrıldı. Çünkü o kalacaktı. Emelini gerçekleştirmek için ayak direyecekti. İçmeye devam edecek ve sarhoş olacaktı. Onunla en azından biraz daha konuşabilmek adına orada bulunmalıydı. Bir daha yanına gitti o’nun. ‘Kaçta çıkıyorsun demiştim, beni takmadın,’ dedi. Bu sefer karşılık aldı ve gözleri canlandı. Olumlu cevap aldığını düşündü. ‘Geç çıkarım bugün haftasonu, 3-4’. Garsonun sesinde başından savmaya çalışırmış gibi bir hava vardı. O da etkilenmişe benziyordu. Kendisini erkek gibi hissetmek gurur duymak istedi belki de. Kendisine ilgi gösterilmesinin hoşuna gittiğini inkar edemezdi.

Garson çocuğun sevgilisi vardı. Sevgili olma yolunda ilerlediği, sevdiğini düşündüğü birisi vardı. İşten her çıkışında günün yorgunluğunu attığı, gününü paylaştığı sevgilisiyle bir şeylerin ilerlediğinin farkındaydı. Peki sadık kalabilecek miydi? Bu sarhoş kızı başından savabilecek miydi? Yoksa ihanet mi edecekti duygularına? Anlık hazza yönelik de yanlış bir şeyler mi deneyecekti?

Arkadaşları gittiği için kendisi de ayakta içmeye başladı. Girişte duran sobada ısınıyor, sigarası eşliğinde biralarını içiyordu. Cevap almış olması onu o kadar rahatlattı ki kendisini ıslak zemine bırakmak geldi bir an içinden. Çocuğun sesini duyduğunda zaten eridi, ayak bağlarının çözülmüş olduğunu hissetti. İşini yaparken ona engel oluyordu. Bir şeyler söyleyip duruyordu. En son ‘’Bekleyeceğim sen çıkana kadar,’’ dedi.  Garson çocuk ‘’Bekleme’’ diyemedi. Cevap vermedi.

Cevap vermemesinin kendisine iş attığını gösterdiğini düşünüp mutlu oldu. Evet, o an mutluluğu tattı. Saf mutluluk. Tek hissettiği de oydu çok sarhoş olmasına rağmen. Ayakta duracak hali kalmamıştı. Sallanıp duruyordu sürekli. Dengesini kaybetmişti.

Saatler geçti. Sokak ıssızlaştı, sessizleşti. Hava daha da serinleşti. Güzel hava birden kaybolmuştu. Kasvetli kaşları çatık bir bulut vardı tepelerinde. Yağmur yağacak gibi değildi; ama ay’ı engelliyordu. Ay’ı görmesini engelliyordu. Garson çocuk sigarasını içerken ara sıra bakardı ay’a. Bu sefer göremedi.

Gece 4’ü vurdu saat. Sokakta artık çalışanlar dışında bir kendisi kalmıştı. Garson çocukla sohbet etmeye çalışıyor kendisine sürekli sorular soruyordu:

- ‘’Kaç yaşındasın?’’
- ‘’Kendini ağırdan mı satarım diyorsun?’’
- ‘’Sigara içer misin?’’


Artık herkes gitmişti. Kafe çalışanları kafeyi topluyordu. Dışarıdaki masalar içeri alınmıştı. O, çocuğu bekliyor kenarda duruyordu. Çalışanlar da ona bakıp kendi aralarında konuşuyorlar gibiydi. Garson çocuğun da gururu okşanmıştı. Bu hoşuna gidiyor gibiydi. Erkek adamdı, duygulardan kime ne, göstermeliydi kendini, kızla vakit geçirmeliydi.

‘’Kendini ağırdan mı satarsın?’’ sorusu geldi garson çocuğun aklına yine. Sadece bir gecelik bir ilişki. Satmak değil ki bu? Bir ihtiyacımı karşılayacağım sadece. Sevgilimle bunu yapamam. Onu seviyorum, ona değer veriyorum. Bu ucuz bir şey. Oldu bittiye getirsem ne olacak? diye düşündü. İçini saçma bir gurur bürüdü.

Garson arkadaşlarının da gazıyla gururuna şehvetine yenik düşecekti.
Çıkışta körkütük kızı evine götürdü. Kendisi sadece yorgun ve son derece ayıktı. Odasında ateşli anlar geçirdiler. Onun vücudu gibi vücut tatmamıştı daha önce. Pürüzsüz ve sıcak teninde gezdirirken ellerini daha da şehvet duydu. İştahla yemeğini yedi.

Garson görevini yerine getirdi. İstenilen hizmeti müşteriye sundu. Aldığı bahşiş de kabarıktı.

Hiç yorum yok:

Nature

Nature
Do not go where the path may lead, go instead where there is no path and leave a trail.