29 Nisan 2013 Pazartesi

Çocukluktan Adamlığa



Bu yazı altında pek çok şey yazabilirim. Beyin fırtınasına, bilinçsizlik akışıma hazır olun başta.

Şimdi en başta söylemem gereken şey, bu başlık böyle çünkü aklıma direk Avril Lavigne'nin Skater Boy şarkısı geldi.

Şarkıda ne diyor? O çocuğun nasıl bir adam olabileceğini göremedin. Çünkü gözlerden ötesini göremedin, önemli olan ruhtur. O benim, çünkü ben görebildim. Hayatlarımızın tadına bakıyoruz.

Bakın, biz insanoğlu ya da insankızı olarak, her zaman bir gelişme içindeyiz.

Yani dün ile bugünün arasındaki fark gibi, biz de olayları zaman içinde farklı görmeye başlıyor ve farklı olmaya başlıyoruz. Farktan kastettiğim işte, değişim yaşamamız, gelişmemiz, ilerlememiz, ya da farklılaşmamız. Adını ne koyarsanız siz bilirsiniz.

Ben en başta kendimden örnek verecek olursam, olayları birincil elden gözlemleyebildiğim için yazarken kolay oluyor, şanslıyım yazma konusunda bu açıdan.

Carl Rogers der ki, insan her şeyi bir tecrübe olarak algılar. Karşısına çıkan herkes, her olay onun için birer tecrübedir ve gelişme öncesindeki benliktir.

Biz kendimizi birer deney faresi olarak görmeliyiz. Biz her an gelişmeye hazırız. Deneyler yapıyoruz tecrübelerle. Ya o tecrübeler bizi değiştiriyor, ya da kayıtsız kalmayı seçiyoruz.

Öyleyse en başta kendimizi, sonra da diğer insanları birer bireyler olarak görmeliyiz. Nasıl birey? Gelişme yolunda olan henüz gelişmemiş tecrübe yaşayan kişi.

İnsanları direk bir kalıba sokarsak, onları nesneleştiririz.

Bir şeyi nesneleştirmek ne demek?

Mesela şu an yanımda duran bardak bir nesne, ona özne diyemiyorum, çünkü "düşünemiyor, kendince bir fikri yok" sadece orada duruyor, ve içindeki sıvıyı tüketmemi sağlıyor. Sadece bir araç, bir nesne, bir kolaylık aracı, bir yararcılık, bir pragmatistlik örneği.

Yani insanları bardak yerine koyarsan ne olur? Onları özelliklerine göre sınıflandırırsan ne olur? Cevap ver.

Kendimizi de diğer insanları da birer özne olarak görmeliyiz. Kendine has fikirleri, kendilerine has istekleri olabilir, olmalıdır, doğrusu budur.

İnsanları sınıflandırırsak, bu ergen, bu deli, bu salak dersek onları nesneleştirmiş oluruz. Bardağın her şeyini biliyoruz değil mi, yere düşünce kırılacağını, içine su koymayınca bir işe yaramayacağını?

İşte insanlara bunu yaptığını düşün, ki yapıyorsun eminim. İnsanlara kaşı şöyle gözü şöyle şu bu dersen ne olur, o insanın bir insanlığı kalmaz.

Sen de bir nesne değilsin, kendini anlat dediklerinde anlatamamanın nedeni budur? Sen çünkü bir öznesin, düşünen bir insansın, senin anlatılmaya ihtiyacın yok, ya da insanların seni nasıl bildiği onları karakter bozuklukları, ya da bakış açıları diyip yumuşatayım.

Sen insanlara kendini nasıl gösterdiğinin dışında onların kendini gösterdiğin şekli nasıl gördükleriyle de alakalıdır.

Sonracığıma, şimdi yaş çok önemli mi, önemli, neden, çünkü belli bir yaşa kadar "çocuk"ların kendini nasıl gösterdiği aileleriyle çok alakalıdır. Nasıl mı?

O, belli yaşı açayım. Belli bir yaş denilen olay, çocuğun kendine yetebildiği zaman. Kendine yetebilmek, şu çok klişe ifadeyi kullanacağım özür dilerim şimdiden, "kendi ayakları üzerinde durabildiği an"a kadarki zaman.

Kendi ayaklarında durabilmek demek, bağımsız olarak, hayatını etkileyen her olayda kendin sorumluluğu alıp kendi kararlarınla yaşayabilmendir.

Yani ailesiyle yaşayan kişi, aile ortamında kendisi olamaz, adı üstünde "aile". A ile, kendinle değil, A ile başka birisiyle, bir birliktelik söz konusu, başkalarını içine alman gerekir yaptıklarında, yapmayı istediğin şeylerde.

Bu nedenle de kendi ayaklarının üstünde duramazsın, kendin istediğin gibi hareket edemezsin çünkü yanında birileri olacaktır.

Her henüz adam olmamış çocuk, bir şekilde bu nedenle ailesini temsil eder. Çünkü sürekli beraber yaşadığın kişinin özelliklerini yansıtırsın. Nedeni de, iletişiminde sürekli kullandığın kalıplaşmaya yüz tutmuş ifadeler vardır, ve dışarıdaki insanlara da bu ifadeleri kullanmaktan kendini alamazsın. En kötüsü de sana kullanılan ifadelere alıştığından karşıdan da ona göre hareket etmesini beklemek gibi saçma bir beklenti içine girip ifadelerini kalıplaştırırsın, ifadelerini nesneleştirip yeni insanlara da onları sunarsın.

Bu durumun böyle olması çok üzgünüm ama kaçınılmazdır. İster istemez nesneleşen ifadeleri kullanırsın, ama güzel bir durum şudur, ruhun eşsizdir. Ruhun senin özbenliğindir, eğer onu beslemeyi bilirsen, ihmal etmezsen, o senin ifadelerin arasından sırıtır.

İşte sırıttığı zamanlarda karşındakiler onu görebilirse, seni seveceklerdir. Nasıl yani?

Eğer orijinalliğini, seni sen yapan gerçek kişiliğini gösterebilirsen üzerine yıkılan bir sürü seni sen yapmaktan uzaklaştıran özellikler, tavırlardan, ve bu hoşlarına giderse karşındakilerin, sen tek başına yaşamaya başladığında, "tek başına ayakta durabilmeye başladığından" senin kimliğinin yapı taşları olacaktır.


Ne olduğun değil, ne olacağın önemlidir denir ya, işte onun gibi. Şu an nerede olursan ol, nerede olabileceğin, senin potansiyelin önemli olan.

Potansiyelini ortaya çıkarmak için hareket etmelisin, ruhunu, orijinalliği ortaya çıkarmak.

Sana da çok ağız sulatan bir ifade gibi gelmedi mi?


Avril Lavigne'nin dediğiyle sözü kapatalım, İngilizce'deki çok hoşuma giden bir "ifade" gerçekten,

too bad that you couldn't see,
see the man that boy could be,
"there is more than meets the eye",
I see the soul that is inside.

Hiç yorum yok:

Nature

Nature
Do not go where the path may lead, go instead where there is no path and leave a trail.