29 Mart 2012 Perşembe

Otobüs (İkinci Öykü)

Otobüs duraktaydı. Kaçırma korkusuyla hızlı hızlı koşturan bir çocuk dikkat çekti. Atıldı hızlıca sırt çantası savruluyordu sağa sola. Öğrenci pasosunu bulamadı. Evde unuttuğunu fark etmesi geç olmadı. Şoföre uzattı para;  iple bağlı olan akbille o sesi bir kez daha yankılattı otobüsün camları içinde.

Bazı camlar açıktı. Sıcak bir ilkbahar günüydü. Arkaya doğru ilerlerken orta kapının orada etrafı süzdü ilkin. Tekli koltuğa kuruldu terini sildi. Elinde bir müzik mağazasından aldığı kasetlerin poşeti vardı; bir de dergi vardı. Dergi müzikle ilgiliydi, daha çok Amerikan şarkıcılarının yer aldığı müzikle ilgili, şarkıcıların söyleşilerinin, dedikodularının, posterlerinin olduğu bir dergiydi. Açtı, göz gezdirmeye başladı dergiyi.

Sonra sırasıyla iki kişi daha bindi. Otobüs yarı doluydu. İki kişiden ikincisi koltuğunun altında dersane dosyası taşıyordu. Dersaneden çıkan, eve giden bir çocuktu anlaşılan. En arkalarda bir yere oturdu. Dosyasını çıkardı hızlıca, kağıtlar üstünde koca tikler ve çarpılar atmaya başladı meraklı gözlerle.

Bıyıksız ama sakalı uzun bir adam bindi sonra. Bir şeyini unutmuş gibi şoföre dönüp otobüsün ne zaman kalkacağını sordu.

- Yaklaşık 16 dakikası var!

Şoför ters sert bir cevap verdi. Herhalde bu soruyla sürekli karşılaşması canını sıkmıştı. Bir robot gibi makinenin bir parçası gibi sürekli ona aynı şey soruluyor, sürekli aynı şeyi yapıyor, aynı cevaplar veriyor, orada yokmuş gibi davranılıyordu kendisine. Monoton hayatından bunalmış olsa gerek. Hava da zaten sıcak. Camlar açık olsa da esinti yok. Nasıl bir ilkbahar günü bu?

Kapüşonlu bir genç girdi içeri bu sefer. İlk koltuğa oturdu para ödemeden. Sonrasında cebinden zor bela bulduğu birkaç demir parayı şoföre uzattı. Sanki giydiği kot onu rahatsız ediyordu. Sürekli hareket halindeydi ayakları. Rahatsızlık yayılıyordu dudaklarından.

İşte yine o soru geldi: ''Kaç dakika sonra kalkacak otobüs?'' dedi bıyıklı bir genç özür diler gözlerle. İçeri bile girmedi kapıdan uzattı kafasını. Sıkkın bir sesle ''13 dakika'' dedi şoför. Bıyıklı genç gözlüklerini silip duraktaki reklam panolarına yaslandı. Paltosunun ceketinden bir sigara paketi çıkardı. Yaktı sigarasını çabukça ateşi bulup. Derin derin içmeye başladı etrafı süzüp. Etrafı izlese de sanki dalmış gitmişti bir alemde.

Su satan bir satıcı girdi içeri. Bağırdı güler yüzle bakıp etrafına: ''Su ister misiniz?''

Kep benzeri bir fötr şapka giyen yaşlı adam seslendi ona. Suyunu aldı boğazından aşağıya bir kerede döktü hepsini. Bu adamın beyaz sakalları dikkat çekiyordu. Yılların yorgunluğunu taşıyan çizgiler vardı ellerinde ve gözlerinin etrafında. Gözlerinin altı da hafiften morarmıştı. Çok sadeydi. Kimseye zararı olmayan, sessiz sedasız yaşayan birisini anımsatırdı görenlere. Yanında kulaklıkla müzik dinleyip kafasını sallayan bir genç vardı.

Karısı yok muydu? O kadar sessiz sakindi ki yalnızlıkla boğuşan bir savaşçı gibi yorgun düşmüş bir hali vardı. Boynunda asılı yakın gözlüklerini hiç yanından ayırmazdı. Akbil basmak için bile onları takardı. O da dışarıda sigara içen bıyıklı genç gibi dalıp gitmişti.

Yanındaki deri ceketli parmaklarıyla bateri çalan genç transa geçmiş yüzünü oynatıp duruyordu. Birçok duyguyu art arda yaşıyor gibiydi. Dünyayla bağlantısı kopmuş da kulaklarıyla algılıyordu çevresini. Gerçi çevresine de bakıyor gibi gözükmüyordu. Kafasını kazıtmış küpeli piercingli zibidinin tekiydi kendince.

İşte bir erkek daha. Yok daha neler? Hani kadın matineleri olur ya sadece dişigillerin katıldığı ve erkeklerin olmadığı yerler, gene bir erkek bindi otobüs basamaklarına. Erkekler Matinesi günüydü sanki, hiçbir kız ya da kadın yoktu ortada.

Yeni gelen erkeğin uzun siyah kabanı boyunu biraz daha uzun gösteriyor gibiydi. İçinde baklava desenli siyah bir yelek üstünde siyah blazer bir ceket, altında da kumaş bir pantolon vardı. Ayakkabıları da rugana benziyordu ama deridendi ve mattı. İlk olarak dikkatleri çeken özelliği bu kişinin simsiyah giyindiğiydi. Takım elbise giymesi resmi bir işle meşgul olduğunu gösterir nitelikteydi; belki de bir müdür bir iş adamı ya da öğretmendi.

Baklava desenli yeleği de olgunluğunu ve basitliğini ortaya çıkarıyordu. Öyle reklamlardaki gibi de değildi yelek, sanki annesi tarafından örülmüş gibi evcimen bir görünüm katıyordu kendisine. Ciddi soğuk bir görünümü vardı. Elinde bir not defteri bir şeyler not ediyordu ara sıra.

10-11 yaşlarında bir çocuk bindi otobüse. Şöförün dalgınlığından yararlanıp da para ödemeden kaçıştı arkaya soğukkanlılıkla. Sinsice sıyrıldı arkalara geçti oturacak yer kalmamış gibiydi. Arkaya dönük koltuğa geçti. Başının döndüğünü hissedip de karşısındaki yaşça biraz büyük diğer bir çocukla yer değiştirmek istedi. Yer değiştiler. Yaşça büyük olanın da arkaya dönük oturamadığını bilemedi; büyükçe olan bu nedenle yan oturdu geçiş yolunu engelleyen ayakkabılarıyla.

Ayakkabıları hocasının söylediği gibi palet gibiydi. Büyük uzun ve geniş basketbol ayakkabıları... Seyrek kıllı bacakları ortaya çıkmıştı giydiği bol şorttan. Üşümüş gibi kalın kaslı adeleleri sıkıydı. Camdan karşıdaki mezarlığı seyre daldı bir an. Hep yanından geçmesine rağmen hiç durup da fark etmemiş gibiydi. Ninesinin dediği gibi mezarlıktan geçerken üç kulhuvallah bir elham okumazdı. Sınıftakilerin ona gavur demesine pek aldırmazdı.

Gençlerin yoğunlukta olduğu otobüs kalmaya hazır gibiydi. Bedenlerini eylemsiz bir şekilde titreten motorun gürültüsü vücutlarına yayılıyordu. Üç kişi daha bindi otobüse sırayla.

İlk binen hızlıca etrafı kolaçan edip de oturacak yer kolladı. Buldu da. Son boş kalan koltuğa attı kendini. Oturur oturmaz bir kitap çıkardı. Bir sınava hazırlandığı anlaşılan çocuk felsefe sorularının yer aldığı testi çözmeye başladı. Arada kafasını kaşıyıp duruyordu.

İkinci olarak binen yolcu sakallarıyla dikkat çeken yaşlı adamı andırıyordu. Onun da uzun beyaz seyrek saçları, kirli sakalı vardı. Oturacak yer aramadan camın kenarına gidip de tutunacak yer aradı el yordamıyla. Birkaç genç ayaklanıp yer vermek istese de o keskin ve net bir dille oturmayacağını belirtti. Sırtı dik gözü pek denilen adamlardandı bu. Dediği olsun istiyordu, sert ve kararlı bir mizaca sahipti. Eskimiş beyaz ceketi ve beyaz pantolonuyla dikiliverdi oracıkta.

Otobüs ayrılmadan binen son yolcu da gene bir erkekti. Bu genç en arkaya gidip de kapıya yaslandı. Ayaklarını çaprazlayıp tek ayak üstünde yaslanıyordu. Çelimsiz hantal bir yapısı vardı. Kapalı yerde kalma korkusuna sahip olsa gerek sürekli boncuk boncuk terliyordu. Camın kenarında oturan orta yaşlı adamın omzuna dokunup da camı açmasını bile istemişti.

Orta yaşlı adam gözlerini okuduğu kitaptan ayırıp arkasına döndüğünde ilkin şaşkın bir ifade takındı. Sonra pencereyi sonuna kadar açıp parmağıyla kaldığı yeri işaretlediği yerden okumaya devam etti.

Yanındaki meraklı ve bilmiş görünen diğer bir adam pasif okuyuculuk yapıp göz ucuyla neler yazdığını okumaya çalıştı. Bir süre sonra başını çevirip de okumaktan vazgeçti. Okuduğu son satırlar: ''The best thing, though, in that museum was that everything always stayed right where it was. Nobody’d move. . . . Nobody’d be different. The only thing that would be different would be you.'' Sonra bir defter çıkardı ceketinden. Faturalara göz gezdirdi çaresizlik havasına bürünüp.


Saçları omzuna gelen dalgalı uzun saçlı çocuk arkasına bakınıp duruyordu önde oturduğu yerden. Çizgili hırkası, renkli ayakkabıları vardı. Keçi sakalı da tam oturmuş gibi inatla dizlerini sabit tutmaya çalışıyordu. Koltuğa sığmıyordu bacakları uzun kalıyordu. 


Bu durakta elinde bir fastfood marketinden satın alınmış torbasıyla acıkmış görünümlü irice bir çocuk bindi. Paketinden lezzetli kokular saçılıyordu. Sanki yemek yemiş üstüne de bir şeyler alıp eve paket yaptırmış gibi şişkinceydi yanakları al al. 


Otobüs İstanbul'un trafikli yolunda ilerlemeye çalışıyordu. Ne çok sarı taksi vardı çevrede. Trafiğe neden olan şeylerin onlar olduğunu düşündü bir an basketbol ayakkabılı çocuk. Birkaç durak geçmişti. Kalkıp şöförün yanına doğru ilerledi. ''Şoförle konuşmayınız'' yazısını okudu ilkin; ama kendini tutamayıp da ''Huzur Durağı'na gelince bana haber verir misiniz, buraları pek bilmiyorum,'' dedi.

''Hay hay'' dermiş gibi başını olumlu yönde hareket ettiren şoför içini rahatlattı biraz. Yerine doğru geri döndüğünde, kimsenin yerini kapmamış olduğunu gördü. Tekrardan oturdu ve dışarıyı gözlemlemeye devam etti. 

Şimdiki durakta elinde şemsiyeyle bir genç bindi. Şemsiye taşımasına garipseyen gözlerle bakan şoför şeytanca gülümsedi. Pasosunu dokundurduktan ortaya ilerleyen gence kimse dönüp de bakmadı şoförün aksine. Cebinden telefonunu çıkarıp da bir numara çevirdi. ''Geliyorum anne yoldayım,'' diyerek kapattı telefonu. Sonra hızlıca birkaç mesaj yazıp da çıkardığı yere geri koydu.

Bir çocuk aranan gözlerle etrafındakilere bakınıp da endişeli bir şekilde seslendi karşıda oturan gözlüklü adama. ''Affedersiniz ben Huzur isimli durakta ineceğim, neresi olduğunu biliyor musunuz? Orada bir göz hastanesi varmış. Asıl oraya gideceğim''

- ''Evet, biliyorum. Ben de orada ineceğim. Gelmeden haber veririm.''

Kulaklıkla müzik dinleyen başka bir genç klasik müzikten olsa gerek umut dolu ve sırıtarak bakıyordu çevresine. On altıncı durakta inecekti. Bu tesadüf falan olamazdı ona göre. Adam Faver'ın ''Olasılıksızlık'' isimli kitabından sonra sayılarla ve olasılıklarla daha bir cebelleşir olmuştu. Karşısına sürekli on altı sayısının çıkması ona göre tesadüf değildi. Zaten tesadüf diye bir şey yoktu. Telefonuna baktığında on altıncı şarkının çaldığını görüp hevesle gülümsedi.

Sürekli gümüş saatine bakan sabırsız birisi vardı otobüste. Önlerde oturuyordu. Hemen atılacakmış gibi hazırda duruyordu. Sabırsız olduğu her halinden belli olan kişi bir yere yetişmeye çalışırmış gibi burnundan soluyordu düzensizce trafiğe bakıp bakıp.

On üçüncü durak geride kaldığında otobüs hiç eksilmemişti sanırsınız, hala doluydu ve oturacak yer yoktu. 

Dik durmaya özen gösteren ve otobüsteki en yaşlı olduğu anlaşılan seyrek beyaz gri uzun saçlı adam kapıya doğru adım attı. Ani fren yapan otobüs onu sarsmadı adeta. Bir halteri tutarmış gibi kavramıştı yaşını belli eden elleri demiri. Yakında inecekti belli ki.

Sanki otobüsün içinde bir koşuşturma koptu. Herkes inecekmiş gibi hazırca bekledi hatta bazıları kapılara doğru ilerledi.

Şoför hazırda bekleyen basketbol ayakkabılı çocuğa işaret etti.
Gözlüklü adam dönüp endişeli görünen çocuğa ''İneceğimiz durak burası'' dedi.

Yavaşlayan otobüs ani bir manevra yapınca arkadaki arabalardan gergin dolu kornalar ötmeye başladı. 

Dııt. Dıt. Dıt. Dııt. Dııt. Dıt. Dıt. Dııt. Dııt. Dıt. Dıt. Dııt. Dıt. Dıt. Dıt. Dıııııııı

Durak gelip de ''DURACAK'' yazısını görenler bir bir çözüldüler.

Yaşlı adam kendini dışarıya attığında yoğun bir toprak kokusu cız etti burnundaki damarlarda. 

Otobüs hırlayan motoruyla yeni avlar aramak üzere yola koyuldu. 



Otobüs duraktan ayrıldı.

Hiç yorum yok:

Nature

Nature
Do not go where the path may lead, go instead where there is no path and leave a trail.