10 Şubat 2012 Cuma

Dilâra Karakuş



Her şey gözlerle başlar. Her şey onu görmemle başladı. Bir şekilde saçma ya da mantıklı bir iletişim kurmam gerekiyordu. Sıradan gibi gözükecek bir selam ya da günaydın da olabilirdi bu. Çay içiyordum onu ilk süzdüğüm zaman. Çayı sıcak içemem. Artık iş işten geçmiş olsa da abam dışında dilimi de yakmıştım o anlarda. 1801 sınıfına düşmüştüm. O 1803'teydi. Sınıfa ilk geldiğindeki şapşal gülümesememi anımsarım. Bu tesadüf olamazdı; tabii o zamanlar tesadüflere inanacak kadar biçilmemiştim hayat makinesinde. Fırsat elime geçmeliydi. Yakınıma gelmesi bundan daha iyi bir şans veremezdi bana. Beni olduğum gibi tanıdı. Sınıfta sesimi çıkarırdım. Konuşurdum, haykırırdım, sorardım, kimi zaman da espri yapardım. Az çok insanlara kendimi tanıtmıştım bu yolla. Benim için önemli bir seneydi. Üniversiteyi kazanmaktı nihai hedefim. Bundan öte kendimi kanıtlamak daha bir önemliydi. Aileme, arkadaşlarıma, çevreme kendimi ispat etmeliydim. Kimi zaman azimle kimi zaman hırs ile çabalayıp durdum tüm o sene boyunca. Hırs ile azim farklıdır. O kadar kasmışım ki kendimi bedenim kaldıramaz olmuştu. PLEVA isminde Türkiye'de yakalanan birisine rastlamadığım, nadir bir deri hastalığına yakalandım. Ben sürekli geride olduğumu düşünüp delirircesine test çözmeye çalışırken ve hala çözmem gereken bir sürü test kitabı varken önümde böyle bir hastalığa yakalanamazdım. Olmamalıydı bu. Hastalığımın adını verdim ya, aslında 1-2 hafta ne olduğunu çözemedi hastanedeki kimse ilk bakışta. Biyopsi yapıp da kolumdan o esrarengiz mikrobu çıkarttıklarında gerilmiştim oldukça. O kadar kötü düşünmüştüm ki... Deri Kanserine yakalandığımı sanmıştım. Hastalığımdan önce başlayan küçük mesajlaşmalarla adını öğrendiğim o kız Dilara'ydı. O ilk anda aptal bir hevesle çehresine takıldığım kız...

Hastalık sürecimde Dilara'yla çok karamsar yazıştım. Bundan sonra kimseyle konuşmayacağımı söyledim. Sınıfta sesimi çıkartmayacağımı belirttim. Hayata küsmüştüm adeta. Bu kadar olumsuz düşünen birisi değildim aslında; ama aklımı internetten edindiğim bir sürü yalan yanlış bilgiyle doldurmuştum. Bunların yanı sıra, hayatımda hiç çekmediğim kadar acı çektim bu hastalığımda. Ben uslu bir çocuk olmama rağmen, o yaşıma kadar geçirmediğim şey yoktu nerdeyse. Kaç kere dikiş atıldı orama şurama burama. Kaç defa kanlar içinde kaldım. Havale  geçirip perdelerde yıldız bile saydım. O küçük canımla bir sürü hastalığın, yaralanmanın üstesinden gelmiştim. Bir kere bire ağlamayıp sızlanmamıştım. Oysa PLEVA haşin bir dalga gibi çarpıp yerle bir etmişti beni. Vücuduma soğuk su deyince çektiğim acıyı bir ben bilirim. Bilirim ya, ağladım ilk defa. Bu kadar kötü hissederken ben fiziken ruhsal halimde çökmüştü haliyle. Dilara'ya kimseyle konuşmayacağımı söylediğim gecenin sabahında yerimi almıştım sınıfta. En arka camın kaloriferin önü. Ders Türkçe dersiydi. Dilara koştu çıktı sınıftan. Merve avına saldırmaya hazırlanan bir çita gibi atıldı arkasından. Ben de durmadım. Arkasından gitmeliydim. Hocaya saçma bir şeyler tükürüp sınıftan ayrıldım. Merdivenleri koşarak çıktım. Üzüntümden hiçbir şey yememiştim iki gündür. Üç dört adım birden atıp ilerlerken yukarıya başım döndü bir an. Zor kavradım dayanağı. Susuzluktan kurumuş boğazımı temizleyip başımı kaldırdım. Yanına koştuğumda o camdan aşağıya bakıyordu. Yanında Merve ona bir şeyler anlatıyordu. O anda Dilara'ya odaklanmıştım. Emindim ne ben ne o Merve'yi duyuyorduk. Gözlerinden tuzlu yaşlar geliyordu. Konuş, vazgeçme dedi bana. Ben onu yatıştırmak için ağzımı açmıştım ki ağzımdan sadece komik olmayan sesler çıkmıştı. Uyandığımdan beri konuşmadığım için ağzım beynim sessizliğe uyarlıyordu kendilerini. Canım acıyarak bir şeyler söyledim. Konser sonrası sesi kısılmış birisi gibi vikledim durdum karşısında. Vazgeçmekten vazgeçtim o an.

Sonraki günlerde mesajlaştık her gece. Sezen Aksu dinliyordu genelde. Ben Sezen Aksu'dan nefret ettiğimi söylerdim. Düşünürüm de şimdi Sezen Aksu'ya karşı hiçbir şey hissetmiyorum. Neden tutturduysam o zamanlar, bilmiyorum. Saygı göstermedim sevdiği bir şeye. O benim müziklerime dil uzatmamıştı. Bir sabah yine giderken dersaneye içimden çiçek almak geldi ona. Gittim çiçekçi teyzeye ki o zaman dersanenin oralarda seyyar olarak satardı nerden topladığı meçhul çiçekleri. Gül istiyorum, dedim. O gün bu gündür hiçbir gülü koklamadım. Ne zaman gül görsem o gün gelir aklıma. Kendimi etrafa karşı belki salak durumuna koydum. Çiçeği sakladım sıranın altında. O geldiğinde çıkarıp verdim, uzattım ellerine o al yanaklarına. Aldı, yüzünde ''Ya bu ne?'' ifadesi bir utangaçlık, bir sıkıntı belirdi. Hayal kırıklığına uğrasam da belirtmedim. Hayır kimseye ne de ona bunu sezdirmedim. Ben annem dışında kimseye çiçek almadım o günden sonra. Hayatımda ilkti benim için birisinin içten gözyaşları dökmesi, benim birisine gül almam. Saygı duydum ona karşı, güçlü bir saygı besledim.

O günlerde çok yoğun bir aşk yaşadık. Bunu yalanlayamam. Sınıftakilerin yanında çekinircesine konuşmazdık. Yalnızlık arardık; ama sınıftaki kimse fark etmese de biz onunla dakikalarca bakışırdık tenefüslerde. O kürsünün oralarda sağ sola giderdi, ben oturduğum yerde hipnoza uğramışçasına ona bakardım. Gözlerinden sonsuzluğu tadardım. Kimseyle ama kimseyle bakışmadım öyle. İstemedim de bakışmak. Sürekli gözlerimi kaçırırım halen kızlardan. Ses çıkarmasak da gözlerimiz öyle bir konuşurdu ki...

Sonraları sevdiği olduğumdan utanırmışçasına hareket etmişti. Tavırları hoşuma gitmemeye başlamıştı. Sınıfta, sınıf dışında kiminle konuşursa konuşsun kıskanır olmuştum. Benimki saf ve güçlü bir kıskançlıktı. Onun konuşmaları belki masumdu; ama bilmiyordum. Kıskançlık üzücüdür, üzer insanı. Gizliden gizliye üzülüyordum.

PLEVA yetmezmişçesine bir gün Dilara ile ayrıldık. O benden ayrıldı. Önemli bir sınav var önümde; ama ben Dilara'yı üstün tuttum. Ona çok kızdım. Kendime çok kızdım. Ondan nefret ettim. Kendimden nefret ettim. Üç ay vardı sınava, hem PLEVA hem Dilara'nın dayanılmaz üzüntüsü beni sınavdan uzaklaştırdı. Hiç çalışmadım ondan sonra. Çalışırmış gibi yaptım. Kendimi hiç geri veremedim. Bir tokat gibi geldi bana bu ayrılık. Sınav yaklaşırken kendimi çok yalnız hissettim. Her gördüğümde onu acı çektim. Ne kadar test çözmeye çalışsam da yapamadım. Hastalığım da tüm şiddetiyle devam ediyordu. Işınların altına giriyordum çırılçıplak. Yaz gelmeden bronzlaşmıştım.

Sınava girdim kendimi vermeye çalışıp. Hayal meyal hatırlarım sınavları. ÖSS sonrası direk dersanede bitmiştim. Matematik hocamla geometri sorularını tartıştım. Yapamadığım 3 tane soru vardı. O kadar emindim ki Türkçe'den Sosyal'den. Felsefeden 3 yanlış yaptığımı öğrenince sinirlenmiştim. Normal değil miydi oysa? Psikolojim darma ki düşünememişim.

Öyle böyle derken zaman geçti Dilara'yla her nasılsa yeniden yazışmaya başladık. Yeniden beraber olduk. Bakırköy'de buluştuk, zaman geçirdik doyasıya. Gezdik, elele tutuştuk istekle. Yine buluştuğumuz bir gün Sütlü Kahve isminde bir kafeye gittik. Bir şeyler içtik el ele tutuşup. Bana geceleri çocukluğundan bahsetmişti Yedikule'de geçen. Bahçelerinden... Nasıl eğlenip de çocuk oyunları oynadıklarını anlatırdı. Ben de dinlerdim yüzümde tebessümle. Bir zaman sonra oraların nasıl boşaldığından, eski mutlu zamanlarının geride kaldığından yakınırdı.

Sütlü Kahve'de bu sefer ben anlattım ona çocukluğumu. Yaşadıklarımı anlatmaya çalıştım. Küçük şeylerden nasıl keyif aldığımı söyledim. Doğaya olan aşkımı anlattım. Küçük bir bitki, küçük bir yaprak bile görsem bundan nasıl etkilendiğimi vıcıldadım. Bana dedi ki: ''Şu an sana aşık oldum,''. O konuşmaya devam ederken, birden çehresine atılıp dudaklarından yakaladım onu. O zaman da dediği gibi, söylediklerini ağzına tıkmıştım. Gözlerimizle gülümserdik. Çıktık gittik oradan. Bakırköy Meydanı'nda ayrılacağımız vakit havayı öptük. Sonra havayı öpmeyelim diye tekrardan yanaklarımızı öptük. Ellerimiz ayrılırken hala ıslaktı kuru kuru.

Seguidilla dedim ona, hala kullanırım bu nick'i, hala dinlerim bu melodiyi. Bir ara izimi kaybettirmek için nick'i ters çevirip de alliduges olarak kullanmışlığım var. Hala da gizli e-mail'im olarak durur kenarda.

Sınav sonuçlarımız açıklandı. Ondan düşük bir puanım olduğu için üzüldüğümü gizleyemem. Üzüldüğüm durum ise beni yarı yolda bırakırmışçasına benden ayrılışıydı. Sınava yaklaşırken bana eziyet gibi gelen bir üç ay geçirmiştim. Onu suçladım, ona kızdım, ondan nefret ettim, evet. İyi bir puan almasına bir yandan da sevindim, gurur duydum başarısında katkım varmışçasına. ÖSS'de şifremiz aynıydı. 1630. 16 benim doğum günüm, 30 da onunki.

1630'u unutamamışken onun doğum gününü nasıl unutabilirdim ki. Her doğum gününde ona söylemesem de içimden kutladım. İyi ki varsın diyemiyordum o zamanlar; ama kutluyordum evet muttan yoksun halde.

1630 hala şifremdir belli belirsiz sitelerde, Seguidilla, Allidiuges kullanıcı adım falan. Seguidilla'nın dilla ile bitmesiydi beni buna çeken.

Bir gün filme gitmiştik Liv Tyler'ın oynadığı saçma salak bir gerilim filmiydi. Korku filmini sevgiliyle gitmek yakınlaşmak için birebirdir düşüncesine sahip iki saftık. Ben ama ciddi ciddi filme dalmış koca dikdörtgene gözlerimi dikmiştim. Beni öptü. Beklemiyordum. Gözlerimi ağzıma tıkmıştı. İlk kez gözüm kapalı öpelicek kadar güvendiğim birisi olmuştu. Nereden gelmişti bu güven bilemedim. Sorgulamadım da hoşuma gittiğinden. Güzeldi yine bir ilkti.

Sonra ben Ankara'ya yolculuk edecektim, o da Bursa'ya. Aile baskısından kurtulduğuma seviniyordum. Sessiz bir insan olduğumdan içime atarım her şeyi. Artık yeni yeni içime atmamaya başladım. Hayatımda tüm kararlarımı kendimin verdiği, bağımsız, fiziksel anlamda yalnız, yeme içme konusunda serbest, tüm bankasal resmi işlemleri kendimin yapacağı bir zamanım olmamıştı önceden.

Dilara'yla beraberdik beraber olmasına; ama göremediği benim de gerçekten tahmin bile edemeyeceğim bir sorumluluk çantası binmişti sırtıma. Sorumsuzdum. Sorumluluk almamı sağlamamıştı ailem. Sorumluluk dolu, yaptıklarımla şekillenen bir hayat beni bekliyordu. Sorumluluklar altında ezilmek bir yana dursun, fiziksel yalnızlıkta üstüme üstüme çöker olmuştu. Başıma ağrılar girmeye başladı. Bir de ilk seneden onlarca dersi yüklediklerinde taze üniversite öğrencisi olan bana. Hani tamam sadece sorumluluk, yalnızlık olsa bir şey demeyeceğim. Üniversite'yi kafamda ne çok büyütürdüm. Böyle perili, hayaletli, esrarengiz dolu ciddi bir yer bellerdim. Yeni bir şehre alışmak, yeni insanlara, yeni arkadaşlara, yeni kalacak yere alışmak, kendim dışında benden yaşça büyük iki kişiyle aynı odada kalmak ki yurttaki diğer yüz kişiyi demiyorum.

Düşünmekten, planlar yapmaktan uyuyamaz olmuştum. Hayatımda aynı kalan hiçbir şey yoktu. O kadar çok meşguldüm ki etrafımda dönen mevzularla, evet, Dilara'yı düşünemedim.

O farklı mıydı ki sanki? Bursa'da yeni bir yaşama alışmaya çalışacaktı; ama benden daha kolay alışmış olduğunu düşünürüm. KVK'ye az gitmemişti bozuk telefonlarla. Ben sadece yumurta kırmasını bilen, hayatında çivi dahi çakmamış birisiydim. Kendi telefonuma bile kontör babam tarafından yollanırdı.

Yeni ve değişik hayatımın altında kaldım. Bir de bunlar üstüne okulda derece yapma hevesine girmiştim. Şaka maka değil deli gibi de ders çalışıyordum hani. Sınıfın ineği oluvermiştim. Sınıfta ilk konuşan, ilk sunum yapan, ilk soru soran kişiydim.

Hazıra konamadığımdan artık hiçbir alanda, her şeyi kendim yapmak zorunda kaldım. Türlü türlü kitaplar  okudum kendimi geliştirmek bilgilendirmek için.

Dilara'yla beraberdik beraber olmasına; ama benim kafamdan dumanlar çıkadursun Dilara'yı kendi hayatıyla başbaşa bıraktım Bursa'sında. Ayrıldık, ya da ben öyle sandım. Tabii ki bu kadar canlı hatırladığım geçmişimizi, yaşadıklarımızı, yaşattıklarını unutmuş değildim. Bencil davrandım. Kendi yeni yaşantıma çok öncelik verdim. Kendimi gerçekleştirmeye çalıştım. Toydum, yormaya çalıştım kendimi.

Zordu inanır mısınız? Kolay gibi gözükebilir kelimelere dökünce ben; ama çok zordu ilk defa 18 yaşımda bu kadar yük altına girmek. Hastalığım da bitmiş değildi biliyor musunuz? Ben Ankara'da bulunduğum bir buçuk sene yurdun karşısındaki hastaneye gitmeye devam ettim ultraviyole ışın tedavim için. Hastanede bayıldım. Hayatımda ilk defa bayılmıştım.

Fiziksel yalnızlığımı gidermek için belki severim diye birisiyle ilişkiye başladım. Üç yaş büyüktü benden, sevgiyle yaklaşmadım aslında ona. Birisiyle beraber olmak sevgi gerektirir. Ben seviyormuş gibi yaptım. Babası polis olan muhafazakar cahil bir kızdı. Bir baktım yaşı büyük bana okulu öğretir yardımcı olur diye düşünürken ben ben onu eğitiyorum. Humanizm, M. Luther King, Realizm, Fransız Devrimi'nden, Rönesanstan bahsediyorum. Sanki benden özel ders alırmışçasına buluşmalarımızda ona sürekli bir şeyler anlatıyordum. Uzun boylu bir kızdı, benden uzundu. Omuzlarına elimi atmaya çalıştığım ilk gün gelir de aklıma içten bir kahkaha atasım gelir. Adı Zennure'ydi, sosyalist olmama rağmen, babası polis olmasına rağmen onun putlarını yıkmaya çalışıp beraber vakit geçirirdim az çok.
Sevmedim onu. Sürekli fantastik kitaplar okurdu, aşırı bağlıydı. Ona gidip Orhan Kemal, Aziz Nesin kitapları alıp verdim eline. Aklı biraz açılsın diye. Onu öpmedim. İlişkimiz bir hafta sürdü mü emin değilim.

Sonra karşıma Ebru çıktı, Melis çıktı, başka bir Ebru çıktı, Neslihan çıktı, Melike çıktı, Türkan çıktı, Yasemin çıktı, Esra çıktı, Ecem çıktı, Merve çıktı, Zeynep çıktı, Özlem çıktı, Mine çıktı, Özlem çıktı, Kübra çıktı, Gözde çıktı, Ece çıktı, Buse çıktı, Gizem çıktı, Alara çıktı, Gayler çıktı, Eda çıktı, Hilal çıktı, Servet çıktı, Selen çıktı, Banu çıktı, çıktı da çıktı.

Hepsiyle beraber olma süremi toplasam Dilara'yla birlikte olduğum süreye yetişemezler.

Arada buluştuk Dilara'ya henüz Ankara okuyorken ben. Bir yaz günüydü. Gelmeyecek olmanı düşündüm demişti bana. Otobüsten apar topar koşar adım gidiyordum yanına ben oysa. Uzun uzun konuşmuştuk kahve içmiştik. Beni aklından çıkarmaya çalışır gibiydi. Ben de iştahla onunla konuşmayı özlemişçesine anlatıyordum da anlatıyordum yaşamış olduğum şeyleri. Yetersizdi söylediklerim. El ele tutuşup yürüdük Galata Kulesi'nin oraya. Bana neler yaptığından, neler hissettiğinden bahsettiğinde şok oldum açıkçası. Benim için bu kadar güçlü şeyler hissettiğinin farkında mıydım deseniz, yanından bile geçemezmişim. Resim yapmayı sevdi. Onda hep sanatçı ışığı görüyordum. Hep hayalimde üstünde kırmızı bir elbise ağaçlık bir alanda elinde kemanla resim yaparmışçasına melodileri uçuşturduğunu düşündüm. Facebook'umda melodiler vardır bilgilerimde, sol anahtarları... Onun izleri hep.

Benim yüzümden Selen ile kavga ettiğini, kaldığı yerde sorunlar çıktığını, sigaraya başladığını öğrenmiştim. Cihan isimli birisiyle birlikte olduğundan söz etmişti. Boşuna bir kıskanış kırıntıları oluşmuştu içimde nedense.

Şişhane'de bıraktım onu minibüslerin oraya. Gelme, dedi bana. Anladım o an yine uzun bir süre onu göremeyeceğimi. Öyle de oldu.

Ona hediyeler aldım her 14 Şubat'ta, çok önemliymiş gibi o tarih benim için. Aldığım hediyeleri ablama arkadaşlarıma verdim. Acıtasyon yapmadan söylüyorum ki ona aldığım bir hediye nedeniyle biraz açlık da çektiğim olmuştu. Olsundu zaten kilo vermeye çalışıyordum. Ona daha güzel görünmek, kendimi her anlamda geliştirmeye çalışıyordum. Tüm yaşadıklarımın sebebi asla o değildi. Rotam tam belirli değildi, ama bir yere bir doğruya bir gerçeğe yol almaya çabalıyordum.

Kısa zevksiz sevgisiz formalite birliktelikleri yaşıyordum. Aşkı içime gömmüştüm. Aşk öyle bir şeydi ki tüm dengemi alt üst etmişti bir kere. Korktum, çekindim aşkı tekrar su yüzüne çıkarmaya. Kalbimin kırılmasına baya bozuldum. Dilara'nın benden ayrılmış olması nedeniyle adeta önüme gelen kızları kandırıp hayallerini canlı canlı çıtır çıtır parçalıyordum. Gizli gizli zevk alırmışçasına heveslerini kursaklarında bırakıyordum. Karşıma çıkan tüm sevgili adaylarını Dilara ile karşılaştırıp elemek için saçma sapan sebeplere başvuruyordum. Aldığım hediyeler nedeniyle ablam da arkadaşlarım da beni daha çok sevmeye başladılar. Aldığım hediyelerden en çok masraf ve kafa harcadığımı da ablama verdim. Kalpli, gümüş güzel bir kolyeydi.

Dilara'yla karşılaştırdığımda hepsi gözümde bir bir eleniyordu, ne kadar da boş, ne kadar da bağayı, ne kadar da değersiz geliyorlardı. Kokuları bile peş para etmezdi.


Hatırlarım, Dilara'yla aynı parfüme sahip bir kızı takip etmiştim sapık gibi. Gülerim içimden zavallı kız adımlarını hızlandırıyordu her on metrede.

Hatırlarım, Dilara'ya benziyor diye otobüste yüzünü göremediğim kıza saatlerce bakmıştım. Üstüne üslük Dilara'yla aynı durakta inmesin mi?

Hatırlarım, keman çalıyor diye bir kızla çıktım. Hatırlarım, Dilara'nın saçları... Hatırlarım, kıvırcık saçlı diye... Hatırlarım, Dilara'nın burnu... Hatırlarım, Dilara'nın beni...
Hatırlarım, ismi Alara diye ya bu kadar saçma bir şey olabilir mi?

Tüm hayatım Dilara üzerine kurulmuş gibi gözükmesin, yazının kendisi, her kelimesi onun için, onu anlatan yaşantılarım...

İstanbul Üniversitesi'ne geçtim. Kendi başına ayakta durmayı başarabilen bir Can olarak Ankara'dan hafif gururla döndüm. Orası benim bencillik, kibir, kıskançlık duygularımı törpüledi. Az çok büyüttü beni. Mükemmel insanlar, mükemmel hocalar tanıdım. Hayatımda ilk defa tanıştığım akrabalarım çıktı ortaya ve hayatımda yine ilk defa sevdiğim akrabalarım oldu onlar sayesinde. Onlara yemek götürdüm. Beraber yemek yedik. Beraber uyuduk. Ders verdim ortaokul lise çocuklarına.

Ankara'da çeşitli konserlere gittim, yeni birçok kişi dinledim. Seguidilla dışında şarkılara da Dilara'yı oturttum. En çok da ''Yalan Dostum'' şarkısına oturtmuştum onu.

Sevmeye çalıştım başkasını. İstedim. Denedim. Dilara'nın dediği denizin derinlerine dalma olayını yapmaya korkuyordum, onun için sakladığım şeyler vardı orada. İmalı imalı kimsenin anlamayacağı dilde şiirler yazılar yazdım Dilara'ya göndermeli. Sanki başkasına yazıyormuşçasına bir maşuk gibi ilahi aşk yaşarmış gibi yazdım. Ulaşamadığım yüce varlık Dilara'ydı ama.

Bu kadar Dilara'yı düşündün de niye hiç arayıp sormadın mı diyeceksiniz? Yapamazdım ki. Yüzsüz ve suçlu durumuna düşerdim. İçimde acı çekerek yaşadım onu. Ne zaman Six Feet Under dinlesem, tüylerim diken diken olurdu. Her transa geçercesine ruhumda hissettiğim hareketlenmede Dilara'yı düşündüm. Kendimi parçalamayı düşündüm. Ağzımı koparmayı, boğazımı deşmeyi, kalbimi çıkarmayı, bağırsaklarımı, gözlerimi. Düşünceden ibaret sadistçe şeyler düşündüm. Ben, hayır yine kimseye sığınmadım. Sadece tutunabileceğim müzik vardı hayatımda. Sürekli müzik dinledim. Müziklerdi beni güçlü kılan, müziklerde Dilara'yı hissetmemdi kimi zaman. O bunu bilemedi, bilemezdi.

İstanbul diyordum. Maddi sıkıntıya düştük ailecek. Çalışmam gerekti. Okula 1 sene ara verdim. Sürekli çalıştım, para kazandım, kölelik yaptım 1 yıl boyunca. Her hafta kazandığım parayı olduğu gibi aileme verdim. Kendime de küpe falan aldım. Kaşımı deldirdim. Küçük şeylerle mutlu olabiliyorum ya, öyle oldu.

Garsonluk yaptım, barmenlik yaptım. Çok iyi çalıştım. Ruhumu sattım. Saçımı kazıttım sürekli. Tarzım olmayan hareketli piyasa pop müzikleri dinledim istemeye istemeye. Bana işkence gibi gelse de zevk almaya, elimden gelenin en iyisini yapmaya uğraştım. Yaptım da. Çok iyi bir garson ve barmen oldum. Bir sanatçı gözüyle yaklaştım barmenliğe. Her yaptığım kokteyl yeniden isteniyordu. Benim için manevi bir başarıydı bu. Okuldan uzaklaşmam pek iyi olmadı. Başka alanlarda, iletişimde geliştim. Tek İngilizce konuşabilen bendim. Sürekli turistlerle haşır neşir oldum. Entelektüelitemi anca o zamanlar kullanabildim. Kitap okumak şöyle dursun uyku çekemezdim. Her gece her gece eve 4-6'da gel ve halin olsun. Haftamın 105 saatini Pi'de geçirir oldum. Geriye 63 saat kalıyor, düşünün.

Yılmadım. Acımasız, yalancı, kapitalist, boş birisi olup çıktım. Kötü ve saçma insanların yanında ruhum kirlendi. Ruhum aç kaldı aç. Kendi müziklerimi dinleyemedim; haftanın bir günü zaman bulup da işe gitmeden önce bateri kurslarına katıldım. Hala çalmak isterim.

İstanbul Üniversitesi'ne yeni geçmişim, yeni okuluma, yeni arkadaşlarıma alışmaya çalış, yabancılaştığım İstanbul'a tekrardan alış, ailemin yanında Üniversite yaşamını yaşamaya çalış, Ankara'daki arkadaşlarım aklımda, Ankara aklımda sürekli falan...

Tam Ankara'ya alıştım diyordum, hoppa yine bir değişiklik yaparak geldim İstanbul'a, İnsanbul diye çağırdım şehre.

Hayatımda hep bir şeyler oturacak gibi oluyor, tekrardan değişimler yaşıyorum.

Okulda başarılı olacaktım işe girmeden önce, derslerde konuşmaya başladım İstanbul'da, beni merak etmeye başladılar, süper insanlar tanıdım yeni sınıfımda da.

Maymun iştahlı dedim kendime. Keşke üç adet daha Can olsa diye söylendim durdum:

Birisi Edebiyat Fakültesi Basketbol Takımı'nda oynayacak,
Biri Pi'de çalışıp eve ekmek götürecek,
Bir diğeri bateri çalacak sürekli, bateri çalışacak ve müzisyen olacak,
Diğeri de bak bak başarılı olacak sınıfta derslerde ve ortalama yapacak Ankara'daki gibi.

Ama böyle olmadı. Ben Pi'de çalıştım yükseldim. İyi bahşiş aldım. İyi dönütler aldım işimle ilgili.

Hayat böyle değil ne yazık ki. Bir seçim yapmamız gerekiyor ve geriye bakmadan o seçimde ayak dirememiz gerekiyor başarı için.

Sınıfta adım sivil polise çıktı, sınıfın yeni gözdesi oldum. Kıskanıldım, alışmaya çalıştığı yeni insanlardan çeşitli yalan yanlış haberlerle soğutuldum. Okul benim için bitti sandım. Pi'de gelecek düşünmeye başladım. İyi de para kazanıyordum. Haftada 500 lira bir öğrenci için iyi bir para eh?

Sonra 2011 oldu. Yılbaşında çalıştım. Sevgililer gününde çalıştım. Anneler gününde çalıştım. Halam kanserden gözlerini dünyaya kapattığında çalıştım. Japonya'da Tsunami olduğunda çalıştım. Deniz Baykal'ın kaseti çıktığında çalıştım. Bana güç veren yegane gurubum Six Feet Under dağıldığında çalıştım. Slipknot'ın sevdiğim basçısı öldüğünde çalıştım. Iron Maiden-Slipknot konser verirken Boğaziçi Üniversitesi'nde bira doldurup kokteyl hazırlıyordum. Hayatım elimden kayıyorken çalışıyordum. Ruhum yavaş yavaş ölürken çalışıyordum. Aklım başımdan gittiğinde çalışıyordum. Ablam, dostlarım, güç aldığım destek aldığım herkes sinir krizleri geçirip depresyona düşerlerken ben çalışıyordum. Kendimi farkında olmadan yıpratırken çalışıyordum. Saçlarım dökülürken çalışıyordum. Vizelerim, finallerim varken çalışıyordum. Sınavlara girmiyordum.

En son en yıkıcı haberi aldığımda çalışıyordum, gene. Kuzenim Eray'ın kalbi durduğunda Çeşme Pi'de çalışıyordum.

Oysa cuma günü gitmiştim İzmir'e, direk teyzemlere gitmeyip Pi'yi seçtim. Cuma, Cumartesi, Pazar çalışırken bir telefon geldi ve Cumartesi günü Eray'ın yarım saat kalbinin durduğunu öğrendim. O an depresyonumun başlangıcıydı.

Dilara'yı anne, babamı, ablamı düşünmezcesine ayrı bir sevgiyle seviyordum. Önüne atlardım Dilara'nın öleceği sıra. Ne şekilde olursa olsun onun yerine ölmeyi dilerdim hep. O derece seviyordum. Düşünün ya, bir insan için kendisinden başkası önemli midir bu kadar, olabilir mi? Öyleydi.

İkinci kişi de Eray'dı. Yerlerde sürünüp hastane betonlarına ellerim kanarcasına vurduğum gün de Tanrı'dan tek dileğim Eray'ın hayatının stabil durumdan benim değersiz bedenimle yer değiştirmesini dilemek olmuştu. Diledim diledim ya, çok işe yaradı.

Ölen kişinin ben olması için gözyaşlarımla yalvardım. Olmadı.

Birkaç gün sonra cenazesinde 6 duble viskili olarak ayakta durmaya çalıştım. Biliyordum ayık kaldıramazdım bu görüntüyü. Camide başında durdum sabit. Dua okumaya çalıştım. Kelimeler kelimelerin arkasına saklandı, okumak için çok çaba harcadım. Toprağa verdiğimizde Eray'ı, yanındaki boş kuyuya beni de gömmelerini istedim. Six Feet Under mezar anlamına gelir, six feet aşağıya gömülür tabutlar.

2011'in iyi bir sene olmadığını biliyordum. Hayatımda bu kadar büyük ve yıkıcı şeyleri art arda yaşarken kimseden destek alamadım.

Eray'dan sonra babam işten çıkarıldı. Akrabamız olan avukat, akrabamız olmasına rağmen satın alındı karşı tarafça. Yalancı şahitler selam verdi mahkemede filan falan.

Dedim ki çalışacağım, ne derlerse yapacağım, ölürcesine günde 22 saat çalıştığım olduğu. Hatta iki gün uyumadığım oldu. Tek başıma Pi Çeşme'de bir barı sahiplendim. Sabah öğle akşam gece, dört öğün çalıştım.  Uyku mu? Nerdee?

Uykuyu bırak ya, bardan çıkamıyordum, tuvaletimi yapmak için, kahvaltı öğle akşam yemeği yemek için. Sürekli sıvı tüketiyordum. Neymiş? Bir de sıvı tüketmek de çok olmazmış, sınırlamalıymışım.

İnsafa geldi de patron Rock and Coke konserine gidebildim İstanbul'da birkaç günlüğüne. Limp Bizkit'i dinledim. Çocukluğumun gurubu. Şimdi bile bunları yazarken kulağımda şarkı söylüyorlar.

Evet, 9 senedir her sene üst üste gidip de görüştüğüm hayatımdaki en önemli insanı kaybettim. O ki benim arkadaşım, dostum, kardeşim, hocam, öğrencim beni olduğum gibi her şeyimle bilen tek yek yegane varlıktı. Melekti. Yeryüzündeki süresi sona erdi.

Küçük bir şey değil bu. Ayrıca benim gibi duygusal bir insan için hiç değil. Yalnızlık paylaşılmaz denir ya, yok öyle bir şey. Ben Eray'la yalnızlığımı o da kendi yalnızlığını benimle paylaşıyordu. Bu alanda da tek kişiydi. Onunla zaman geçirmek için her yaz düzenli olarak geliyordum. Pi hayatımı dağıttı. Eray'ı bile görmeden işe geldim. Çaresiz, zavallı ben...

Onun için yas tutmak istedim. Üzülmek istedim. Depresyonumun bu kadar uzun sürmüş olması hem bundan hem de hisseden, duygu sahibi olan birisi olduğum için.

İntihar etmeyi çok istedim, gerçekten. Küçüklüğümden beri etmenin yolları üzerinde sürekli kafa yordum. Nasıl daha az acıyla ölürüm falan? Ama yapamadım. Neden yapamadım? Annem, babam, ablam, arkadaşlarım, beni seven insanlar için yapamadım. Hayır bu kadar bencil olamazdım. Dilara'yı bile düşündüm. Beni yüz üstü bırakıp da nasıl intihar etmeyi düşünmüş. Öldüğünü öğrensem bir dakika durmazdım, o kadar insana bakmayıp. Eray gitti, ben gidemedim arkasından denedim.


Sonra efendime söyleyeyim, ben Pi'den kovuldum. Ölecektim zaten biraz daha dursaydım orada.

Kovulduktan sonraki süreçte sürekli düşündüm, sürekli kafa yordum, kararlar aldım kendi kendi başımla.

İyi bir insan olacaktım. Yalan söylemeyecektim. Pi'de edinmiş olduğum kötü duygulardan, tavırlardan kurtulacaktım, eski saf Can olacaktım. Arınmalıydım tüm saçmalıklardan.

Pembe yalan dahi söylememeye kendime söz verdim. Artık yalan içeriyor diye kinayeli espriler yapamaz oldum. Olduğum gibi olmaya söz verdim.

2012 oldu. Artık kendime gelmeliydim salak salak vakit geçiriyordum gerçek hayata dönemedim antidepresanlar eşliğinde, şeker niyetine arada bir iki tane yuvarlıyordum boğazımdan içeri.

İki hafta içinde 30 oyun bitirdim. Üç haftada 50'ye yakın film izledim. İzlediğim dizi sayısını bilmiyorum bile. Sürekli televizyon...
Sürekli anlık haz veren lezzetli yemekler, ye ye ye...

Geceleri ayaktayım öğlene kadar, akşam uyan gece yine öğlene kadar ayakta...

Düşünmeyen yemek yiyip tuvalet ihtiyacını geçiren gerçek yaşamdan uzak yaşadım durdum. Bir hayvandan farkım kalmadı. Kıllı, kilolu, kirli kirli ortada dolaşan bir goril. Her gün en az iki litre kola içtim. Sigaraya devam püfür püfür.

Sonra iyi akıllandım da sigarayla şekerli şeyler içmemeye başladım. Nasıl oldu da oldu bilmiyorum, hani boğaz kanserine yakalanmayayım diye yapıyorum.

Kendime geleceğimi, toparlayacağımı, bu halime bir son vereceğimi biliyordum. Biliyordum işte, hissediyordum.

2012'ye girdiğimde 2011'den kurtulmamın şerefine içtim bira, geride bıraktım diye. Sonra bir hafta geçmişti ki bir mesaj geldi facebooktan 'Blog yazıyorum okusana, al sana link, sen de yazıyordun, yazmayacak mısın?' O an aklımda yoktu hiç böyle bir şey, bir anda parmaklarımdan şu cümleler çıktı ''1 Şubat'ta geri dönüyorum ben de blog'a zaten.'' Yoktu böyle bir şey. Bir anda oldu. Bir baktım kendimi iyi hissetmeye başladım.

Yavaş yavaş anladım ki yazı yazdıkça güçleniyorum. 10 Şubat'ta ilk yazımı yazdım, 1 Şubat'ta buraya geri döneceğime dair. Döndüm de.

Bir baktım yazı yazmaya başladım. Yazıp word dosyaları halinde kaydediyorum kenara. Sağlığımı önemsemeye başladım tekrardan. Filmi, oyunları, televizyonu kenara bırakmışım, sevdiğim müzikleri dinliyorum, kitap okuyorum ve yazıyorum.

Eski Can'ı aha buldum tekrar diye düşündüm. Harbiden de öyle olmuştu. Dünyalar benim oldu bir anda kendimi bulunca.

Bir gece aydınlanma yaşayınca 'her şey aydınlandı'. İlah geldi sanki. Birden kafamın tertemiz olduğunu hissettim içini çamaşır suyuyla ovalarmışçasına. Şunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım diye sıraladım ağzımdan farkında olmadan kelimeler döküldü. İlişkilerimde durulmam gerektiğine karar verdim artık. Akıllanmalıydım. Dersler çıkardım bir anda yaşadığım onca şeyden film şeridi halinde.

1 Şubat'a kadar da hayatıma belli bir yön vermiş oldum. Sağlıklı, entelektüel, güçlü, azimli, çalışkan Can oluverdim.

Sürekli ilhamlar akmaya başladı oradan buradan genelde gece vakitlerinde. Kitap okumaya o kadar acıkmışım ki art arda kitaplar bitirdim. Hala okuyorum, böyle de devam edecek gibi heyecanlıyım.

Gelelim Dilara'ya, fazla kendimi anlattım gibi. Arada geliyor bana, bir anda hıçkırıklara boğulup da elim titreye titreye sigara yakmaya çalışıyorum camdan dışarı bakıp gece vakitleri. Çünkü Dilara geliyor aklıma. Her an başka bir şey geliyor aklıma. En son ağlamamda onun bakışmamızı düşündüm, kölesi kadar olacak olmasam da ayaklarını öpmeyi yıkamayı düşündüm. Bu yetti gözyaşı dökmeme.

Yine buluştuk bir ara. Nevizade'de gidip şarap ve bira içtik. Ser verip sır vermeyen haliyle, bilmem gereken çok şey olduğunu düşünmeme rağmen bir şey anlatmıyor da zorla zahmetle bir şeyler dermiş gibi oluyordu. Anlatmadığı, bilmediğim çok şey olduğunu hissedebiliyordum. Fotoğrafçı olmuş, resimden oraya... Bağlantı kurması zor değil. İnsanları çekiyormuş evinde. İki üç kere intihar etmiş. Sayısı önemli değil, olay önemli.

Ne yaptın be güzelim, beni yerin dibine soktun bu kelimeler çıkarken ağzından. Nasıl olabildin bu kadar bencil? Senin yanında olamadım doğru, aslında oradaydım ben hep, ensende, dokunduğun kalemde, içtiğin sigaranın dumanında, başını koyduğun yastığın diğer yanında, uyuduğunda üstünü örten, dualarında, her flaş patladığında, her gülümsemende, her gözlerin ıslandığında, ben oradaydım, tek sorun senin bilmemendi.

Kaç kez gelmeyi istedim yanına, arar bulurdum sorun değildi, benim duygularımdan da mı büyük Bursa, gücüm yettiğince arardım, yapamadım ama hangi yüzle gelecektim sen beni istemiyorken hayatında. Suçlu olduğumu bile bile nasıl gelecektim, karşına çıktığımda ne diyecektim ki?

Ben yanındaydım aslında diyip yüzüme gülmeni mi izleyecektim?

2011 en kötü senemdi hayatımdaki. Beni nevizadede öptün, eve gidince ilişki durumu fırlat dedin kafama, ben de hala nasıl kaldıysa aynı saflık, atla desen atlayacağım camdan haberin yok. Ağzına sıçtığım o kadar kız geliyor da aklıma, sen benim zayıf noktamdın. Birisi beni sinirlendirmek istese seni ağzına anması yeterli olur. Zayıf noktamsın çünkü, sen her yerdesin, içimdeki ruhumun mıknatıs etkisi yaptığı kişisin belki de. Emin olduğum bir şey var ki hayatımın aşkı olduğun aşikar.

Demiştin de düşünüyorum ben de bunu yapmanı istiyordum denizin derinliğini görmeni. Akıntıya kapılmamı ve boğulmamı saymazsak yorucuydu. Öldüm dirildim. İlk defa depresyon neymiş öğrendim hayatımda böyle acı görmedim neredeyse. Nasıl bir mutsuzluk o öyle beh?

Doğum günümü kimse kutlamadı beh. Senin kutlamanı istedim. Güçsüzdüm o sıra evet. Nefes alabildiğime şaştığım zamanlardı. Yanında olmak istedim, güçsüzsün, güçsüzüz biz dedin.

Ben öyle lanet bir insanım ki kendimi umursamıyorum. Diğer insanlar için kendimi bile atıyorum ortaya. Neden bu kadar diğer insanları düşünüyorum ki? Neden dertlerini kendi derdimmiş gibi sırtlanıyorum?

Yardım etmeyi seviyorum çünkü. İyi birisiyim, artık da kötü huylarından arınmış olaraktan.

Kırıldım yine be. Gücüm olsun isterdim sırf sana yardım etmek için. Kimseden yardım alamadım bataklıktayken, kimseye de ulaşamıyordum. Yardım etmeye çalıştım daha da battım. Öleyim yeter ki sevdiklerim nefes alsın istedim. Çabaladım olmadı, battıkça battım. Boğuldum, çamurla doldu içim. Sonra tanrı ikinci bir şans vermiş olsa gerek hayata döndüm birden arınarak.

Ben aç da kalsam maneviyatımın aç kalmaması için buna devam edeceğim. Olduğum kişiyi inkar edemem. Soğukta aç ölüyor da olsam üstümdeki battaniyeyi uzatırım başkasına.

Eray için yaşayacağım, senin için yaşayacağım, ailem için yaşayacağım, tüm sevdiğim iyi insanlar için yaşayacağım inadına ayak direyerek. Zor olanı seçiyorum. Yaşamayı seçiyorum.

Bu yaşamda da kişisel çıkar göz etmeden asla bencil olmadan kişisel hazlarıma yer vermeden bir hayat yaşayacağım. Maddiyattan nefret ettiğimi bilin. Paradan tiksiniyorum, iğreniyorum. Güçlü bir şey para. Bana uzak olsun. Bana doğayı verin. İyi insanları bulayım avlayayım sadece.

Engelli insan için hayır kurumlarında çalışayım, onların beslenmesini, insanı ihtiyaçlarını karşılayım istiyorum. Gerekirse tuvaletlerini bile temizlerim.

İyi bir insan olmak için söz verdim kendime.

Dilara nerde mi?

Hala yenemediğim kıskançlığım çerçevemde, başka insanlarla başka diyarlarda. Duvarına yazan insanları kıskanıyorum hala facebookta. Fotoğrafını çektiği insanları, fotoğraf makinesini, beraber fotoğraf çekindiği arkadaşlarını...

Dilara, güllerde, müziklerde, İngilizce'de, Türkçe'de, kıvırcık saçlarda, kızıllıkta, kırmızı elbiselerde, küçük bir bitkide, maillerde, onu son olarak gördüğüm gözlükte, kelimelerimde, parfümlerde, benlerde, fotoğraf makinelerinde, resimlerde, boyalarda, bilgisayarda, sinemalarda, Liv Tyler'da, korku-gerilim filmlerinde, kot pantolonlarında, hep giydiği bol bluzlarda, eldivenimde, Ankara'da, İstanbul'da, İzmir'de, Eray'ın ölümünde, 21 yaşımda, şifrelerimde, nicklerimde, avatarlarımda, bardaklarda, sigaralarda, ilhamlarımda, yediğim yemediğim makarnalarda, şaraplarda, biralarda, Taksim'de, ruhumda, bedenimdeki dövmelerimde, öptüğüm havada, kafama koymayıp sarıldığım sarıldığım yastığımda, küçük peluş oyuncaklarda, oyun parklarında izlediğim çocuklarda, matematikte, Türkçe'de, sağlığımda, hastalığımda, içtiğim çaylarda, nargilede, kahvelerde, kafelerde, kitaplarda, satır aralarında, annemde, ablamda, babamda, renklerde, sayılarda, rakamlarda...


İlişkilerim konusunda önemli gelişmeler yaşadım son zamanlarda. Düşündüm de ilişkilerim ikiye ayrılıyor. Bir etkilendiğim insanlar diğerleri de mantık evliliği yaptığım insanlar.

Mantık evliliği yapıp da sevemediğim bir çoğu...

Sevdiğimi sanıp da etkilerini kaybeden diğerleri...

Dilara'yı niye mi unutamıyorum, hayatımda birçok ilki onunla yaşadım. Niye mi unutamıyorum? Dilara etkilendiğim, şıpsevdiğim ve mantık evliliği yaptığım tek kişi. İkisini bir arada taşıyan tek kişi.

O zamanlar Tanrıçam derdim. Hala öyle gibi bunu anlamak için geç oldu, belki yıllarca geç ama olgunlaşma denilen şey yeni olaylarla süsleniyor sürekli.

Bir yakınımı kaybetme evresinden geçmemiştim, daha da olgunlaştığım hissediyorum.

Eskiden güçlüydüm, şimdi daha da güçlüyüm. Nietzsche vari konuşmak gerekirse beni öldürmeyen hastalık, gücüme güç kattı.

Duygusal ve derin bir insan olmak gurur duyduğum bir şey. Böyle olmasaydım böyle olmazdım. Hissedemezdim. Yazamazdım.

Dilara'nın Bursa'sına gidemedim ya, evinde ağırlayamadı ya beni, kaldığı yurdu göremedim ya, fotoğraf sergisini gezemedim ya, onunla üşüyüp onunla koşamadım ya yeşil Bursa'da içimde kaldı.

Artık son senesi, uzadı mı bilmiyorum gerçi benim gibi; ama sözün kısası Bursa'sını görmek istiyorum onun gözünden, evini koklamak istiyorum. Bana fotoğraflarını göstersin. Yaşamını anlatsın. Kelimeler dökülsün ağzından. Yaşadığı şeyleri öğrenmek, ah, çok istiyorum.


Ben onu sevmeye devam edeceğim, bir Tandy olarak. Tandy mi? Ne erkek ne kadın, daha yüce bir şey.

6 yorum:

Adsız dedi ki...

Ah benim Can'm. Neler geçmiş başından. Çok çok üzüldüm. Şimdi daha güçlü olmana da sevindim, izleri kalmış olsa da. Dilara'ya olan aşkını da bilirdim ama bu denli derin olduğunu bilmezdim. Bir solukta okudum yazdıklarını, yaşadıklarını. Konuşmuyoruz artık senle ama hayatımda bir izin kaldı. Bunları okuyunca da bıraktığım yerden yaşamış gibi oldum seni. Kim olduğumu da hatırlamazsın, hatta söylesem de hatırlamazsın, o kadar çok kız ismi saymışsın ki aralarında ismim bile yok, nasıl hatırlayacaksın :) Derinlikle bağdaştırdım seni, sığ olmayan birini de bulamadım sen gibi, yıllar geçti. Gezinirken rastladım sana, tesadüfi, bir ses vermeden geçemedim. Selam olsun eski arkadaş.

Yüce ULUCA dedi ki...

Hayatıma giren insanları unutmam, bu bir lanet mi yoksa bahşedilmiş bir yetenek mi emin değilim. Yorum yapmana sevindim; ama yorum yapacak kadar tutuklu hissettiysen kendini burada, iletişime geçmeni isterim. Adsız kalacak mısın kalmayacak mısın bilmiyorum, ama yorum yapman sevindirdi beni. Teşekkür ederim.

Adsız dedi ki...

Rica ederim. Adsız kalmamda fayda var, eski olayları deşmeyelim durduk yere, sonu da pek tatsızdı zira. Belki bir gün yollarımız gerçek alemde de kesişirse, o zaman işte gerçek bir selam verebiliriz; ama o da ütopik geldi şu an.
Sağlık ve huzur dilerim. Hoşça kal.

Adsız dedi ki...

Ellerine sağlık,
"Ağzına sıçtıkların" kategorisinde yer alan bir kurban olarak ben de bir şeyler dökeyim, okurken birikiyor haliyle. Şimdi... Şey... Adım orada yer almamalıydı benim ya, yanlış olmuş. Yine de o kategoride olmaktan utanMIyorum, aklıma geldikçe “benim zayıflığımdı” der geçerim ama sen napacaksın? Sen yalancısın Can, sen hiç sadık olamamışsın, sayfalarca anlattığın Dilara’ya bile.

Neyse... Ben öyle geçerken falan uğramadım efendim. Sadece seni tanımak için harcadığım zamana, seni düşünürken döktüğüm gözyaşına üzülüyorum, diyecektim. Umarım yeryüzünde bir eşin daha yoktur gerçekten. Ölecek olsam gözyaşlarımı sana helal etmem.

Peki, niye yazıyorum bunları, neden burdayım ki? Canını sıkmak için değil elbette, sıkmazsın zaten ya neyse. Duygu patlaması diyelim biz. Hadi patlattım, gidiyorum. Kusayım da içimde kalmasın hesabı.

Yüce ULUCA dedi ki...

Teşekkür ederim bir şeyler yazıp duygularını paylaştığın için.

Adsız dedi ki...

Ben zamanında bir ömür paylaşmayı düşünmüşüm, duyguların lafı mı olur şimdi?

Nature

Nature
Do not go where the path may lead, go instead where there is no path and leave a trail.